http://bmtb1903.blogspot.com/2009/10/anti-pasaclar.html
http://bmtb1903.blogspot.com/2009/10/icimizdeki-karagumrukluler_15.html
http://bmtb1903.blogspot.com/2009/10/saglam-durun-basak-anlats.html
http://bmtb1903.blogspot.com/2009/10/ilk-defa-bu-mac-ust-kat-ve-alt-kat.html
http://bmtb1903.blogspot.com/2009/10/siyah-beyaz-arasnda-krmz-kedi.html
http://bmtb1903.blogspot.com/2009/10/once-beyaz-kirlendi-krmzya-cevirdi.html
daha önce bu yazılarda eşgallerini ve marifetlerini tarif ettiğimiz kişileri beşiktaş jimnastik kulübünün bulmuş olması, ağırlaması falan, sonra da resmi siteden fotoğraflarını yayınlayarak "dağılın" uyarısında bulunması içimizi nasıl ama nasıl rahatlattı bir bilseniz... çetenin elebaşı olarak tarif ettiğimiz kişinin de görevinden seçim sonrası uzaklaşmış olması bi taraflarımızda serin meltem esintilerine neden oldu desek yeri....
söylenecek çok söz var da, bu günün sıcak gündem maddesi geçen senenin maçı değil elbet...
iverson güzel oynamış, samiyen'de son derbiye az zaman kalmış, bilet satış işine bi nebze olsun çeki düzen verilmiş, sebadan iyi haberler gelmiş, üsküdar iskelesinde harun abi tabancasını unutmuş başı da beladaymış vs vs derken, ne gerek var kızılların çetesine, sarmaş dolaş hallerde mutlu mesut günler geçirenlere, dün tokken bugün kokan yönetimlere vesairelere...
her neyse...
mevzu bahis resim için kulübün internet sitesine bakınız:
http://www.bjk.com.tr/tr/haberler.php?h_no=18907&k_id=2
biz demiştik bu çetenin resmiyeti var diye
Gönderen asidiktesir zaman: 23:02 0 yorum
Etiketler: asidiktesir, kınama, kongre, resmi site, sitem, tribün, yeter, yıldırım demirören
medical park sponsorluğu üzerine fikir düşünce ve eleştiriler
"sponsor" zihniyetini bazı kesimlere izah etmem gerekmekte. markalaşmış bir ismin veya kuruluşun sponsor alırken dikkat edeceği hususlar önemlidir. öncelikli olarak sponsor olan firma, sizin firmanızın veya markanızın ismini ve geçmişini lekelememelidir. bazı şirketler ve markalar, size reklam vererek ve veya sponsor olarak sizin kuruluşunuzla özdeşleşebilir. örnek olarak beşiktaş ve beko arasındaki bağlantıya dikkatinizi çekerim. uzun yıllar boyunca beşiktaş formalarında yer alan "beko" isimli markanın olumsuz icraatları beşiktaş jimnastik kulubune de inanılmaz zararlar verebilecekti.
bazı kesimler maalesef sponsoru bir "hediye" olarak görmekteler. sponsor firmalar hiçbir zaman bağış veya hediyelerde bulunmazlar. çeşitli iletişim araçlarından birisi olan sponsorluğa yönelen firmaların maksatları bağışta veya yardımda bulunmak, sempatik geldiği için bir kuruluşa hibe usulü para aktarmak değil; çağımızın en büyük gücü olan "marka" konusunda hamleler yapmak ve kendi markalarını, sponsor oldukları markalar aracılığıyla hafızalara kazıyarak reklam yapmak, iletişim kurmaktır.
konu, beşiktaş inönü stadının isim haklarının satılması, sponsor firmaya isim hakkının satılması ise, bununla ilgili bir örneği ele alabiliriz. galatasaray spor kulübünün yeni yapılan stadının isim hakları "türk telekom" isimli özel bir şirkete satılmıştır. veya futbol federasyonunun en üst düzey liginin ismi yine birkaç defa satılmıştır. bir diğer örnek futbol federasyonu tarafından düzenlenen "türkiye kupası" organizasyonudur.
galatasaray spor kulübünü, futbol federasyonunu veya diğer firma kurum kuruluş ve markaları korumak gibi bir gayem olmadığından ötürü, ve bunu kaygı etmediğimden dolayı bu konularda yorum yapacak değilim. ancak bir beşiktaş taraftar olarak takımımın maçlarını oynayacağı stadın ismiyle ilgili yorum ve eleştiri hakkına sahibim? bu eleştirileri de "yemen ekşioğlu gibi" sponsorluk zihniyetiyle alakasız yollardan, basit duygu sömürüleriyle, insanların ceplerine laflar ederek ve tarih boyunca görülmemiş ve görülemeyecek darlıktaki zihniyetle yapacak veya bertaraf edecek değilim.
mevzu bahis sponsor adayımız söylentilere göre medical park hastaneleri.
bu hastaneleri idare eden yapının merkezindeki kişiler ve icraatları malumumuz veya değil, ecza deposundan yola çıkarak özel hastaneler zinciri kuran başarılı bir iş adamını ve arap bir girişimciyi kınayacak iftiralara boğacak değilim. ancak huzursuzluk duyduğum noktalar var, ve bunlardan bahsetmek istiyorum.
emine erdoğan'ın 'ticari'den öteye geçmediğini ısrarla belirttiği ortaklığından ötürü bir huzursuzluk yaşamıyorum. kendisi karar ve yönetimde bir payı olmadığını belirtmiş bildiğim kadarıyla. yani holdingin veya hastanenin doktorlarını, hizmetlerini, maddi kaynaklarını sorgulayacak değilim, boyumu aşar!
medical park hastaneleri memleketin sağlık politikasında ne kadar söz sahibidir ben asıl bunu merak ediyorum.
özel hastanelerin bazılarının memleketin sağlık sistemini ve en tabi insanı hakkımız olan, devletin en önemli görevlerinden biri olan ücretsiz sağlık hizmetlerinden bizleri aslında mahrum ettiğini düşünüyorum. bunun suçlusu özel sağlık kuruluşları değil, tamamiyle devlet politikalarımız ve memleketimizdeki sağlık meselelerine yönelik ilgi ve alakanın "adam sen de" zihniyetinden öteye gidememiş olmasıdır. bu eleştirim de partilerle hükümetlerle sağlık maliye ile çalışma ve sosyal güvenlik bakanlıkları ile direk olarak alakalı değildir. bahsettiğim şeyler önceki hükümetlerden beri süregelmiş olan politikalar oldukları için bazılarınca son derece mantıksız ve yanlış gelebilir, buna da itirazım yok. ayrıca bu yazıyı okurken siz, eleştirebileceğim konulara katılıyor da olabilirsiniz, bu sizin siyasi görüşünüz olabilir... doktorların zorunlu hizmet adı altında diplomalarına devlet tarafından el konulmasını, muayenehane açma haklarının "tam gün yasası" adıyla ellerinden alınmasını ve böylece zorunlu hizmetini yapmak istemeyen bir doktorun zorunlu olarak özel hastenelerin kucağına düşük ücretler karşısında bırakılıyor oluşlarını, mesleğini icra etmekte olan insanların para kazanıp yaşam kurma mücadelelerini "meleklikle bağdaşmayan hareketler" olarak görüyor olabilirsiniz... veya eczanelerin kar marjının düşürülmesini, ssk'nın kapatılarak aslında devletin tek yönlü kontrolüne değil özel sektörün kontrolüne bırakılmasını, sosyal hukuk devletiyle bağdaşamayan sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası yasasından sonra vatandaşların özel sigorta şirketlerinin kucağına bırakılmasını sevinç ve mutlulukla karşılıyor olabilirsiniz. ancak ben, fikirlerim görüşlerim ve düşüncelerim doğrultusunda bunları yakışıksız, art niyetli olarak görmekteyim. medical park hastanelerinin, hedef ecza deposunun ve hedef alliance holding yönetim kurulu başkanı sayın ethem sancak'ın son dönemlerdeki radikal (olumlu veya olumsuz olması tartışmaya açıktır) değişimlerde, yani devletin sağlık politikalarındaki rolünü merak ediyorum. bu kişisel bir merak veya bir kişiye has bir soru değil tabi ki, sabancı holdingin, abdi ibrahimin veya novartisin, koç holdingin, garanti bankasının ve benzeri, ucu bucağı bir şekilde sigortacılığa, ilaca, sağlık hizmetlerine dayanan herkesin rolleri olup olmadığını merak ediyorum. ancak gördüklerim okuduklarımdan sonra medical park hastanelerinin konumu daha çok ilgimi çekiyor. bu ilgi çekicilik benim nezdimde emine erdoğan'dan ötürü değil, ethem sancak'tan ötürüdür.
peki sorabilirsiniz, memleketin sağlık politikalarına olan şüpheli yaklaşımım ile sponsorluğun ne alakası var ki beşiktaş için bu sponsorluğun son derece zararlı olacağını düşünüyorum? herhangi bir yargı veya hüküm niyetim veya olanağım olmadığı için ilerleyen zamanlarda inönü stadıyla medical park markasının özdeşleşebilmesi ihtimalinden korkuyorum. çünkü memleketin "bence" bozulan sağlık sisteminde "bence" medical park hastanelerinin rolü var. o nedenle bu endişemi anlamamış olan sizlere soruyorum:
yarın birgün, olur da bu endişelerimde haklı olduğum, sağlık politikalarına bu hastaneleri yöneten insanların görevleri kapsamında olmadan müdahil oldukları anlaşılırsa, ve o zaman inönü stadıyla medical park hastanelerinin isimleri özdeşleşmiş ve hafızalara kazınmış olursa, kaç milyon dolarla bu lekeyi beşiktaştan temizleyebileceksiniz?
evet! bu sponsorluğa, bu isim haklarının satılması konusuna benim itirazım var! çünkü bu zihniyetlerle beşiktaş'ın zenginleşmeyip içinin boşaldığını, lekelendiğini düşünüyorum.
bu yazının üzerine 4 veya 5 gün eğildim. sürekli taslak halindeydi ve bir yerleri değişti. ancak bugün yemen ekşioğlunun yazısını okuduktan sonra yazıya son halini vermek istedim. bu bağlamda yemen ekşioğlu'nun yazına yönelik yorumlarımı da aktarmak istiyorum:
Burası neresi? Dolmabahçe Stadı mı, Mithatpaşa Stadı mı, İnönü Stadı mı, Beşiktaş Stadı mı?...
burası beşiktaş inönü stadı, bilmiyor oluşunuza veya soruyor oluşunuza imkan vermediğim için tecahülü arif yaptığınızı varsayıyorum.
Kim rahatsız oluyor? Bu kulübe siyaseti sokmak isteyen bir kesimin ve bu kulübe hiçbir faydası olmayan asalak grubu!
benim bu durumdan son derece rahatsız olmam nasıl oluyor da kulübe siyaset sokmak oluyor ve ne hakla bana asalak damgasını vurduruyor bilmiyorum ancak ben bu medical park konusunda son derece rahatsızım! ve bence kulübe siyaseti sokmak isteyen, bu kulübe hiçbir faydası olmayan asalak gurubu yakıştırması eğer taraftarlara yöneltilecekse, öncelikle kongre öncesi "yeter" diye bağıranların üzerine meydan savaşı yaparcasına saldıranlar ve bu insanlara bilet dağıtılan yöneticilere, bu yöneticilerle olan dirsek temaslarından ötürü ekmeğini kaybetme korkusundan titreyen kalemlere bakılsın lütfen!
Soruyorum şimdi. Quaresma geldi, Schuster geldi, Guti geldi; kısacası şampiyonluklar istiyorsunuz, heyecan istiyorsunuz.
beşiktaş taraftarı birileri geldi birileri gitti diye şampiyonluklar istemez! burası siirt jetpa spor değil! beşiktaş taraftarı siyah beyaz formanın olduğu her branşta her zaman şampiyonluk ister! birileri küstüm oynamıyorum der ve paf takımı sürer sahaya, ama beşiktaş taraftarı onlardan da şampiyonluk ister! en önemlisi de beşiktaş taraftarı gelen yıldızların günü gelince gideceğini iyi bilir ama armasındaki yıldızın hiç gitmeyeceğini çok daha iyi bilir!
Hâlâ 10 sene önceki formalarla geliyorsunuz. Sakın demeyin, “Kardeşim 100 TL vermek kolay mı?”... Sana göre uygun forma da var Kartal Yuvası’nda. Atkı var, şapka var, t-shirt var. O işporta tezgahlarındaki fiyata, hem kalitelisi hem de yasal olanı var!
kulübe katkı sağlamak her beşiktaşlının görevidir. ancak maddi insanların maddi olanaklarını sorgulayarak olayı "gasp"a vardıran zihniyetten de, maddi katkı sağlayarak bununla övünen insanlardan da hiçbir zaman zerre haz etmedim edemedim. şu kadar para aktardım, bak kulübün kasasına şu kadar gömdüm, bak kulübü kendime borçlandırdım, bak şu kadar forma aldım diyen insanları katkı sağlıyor olarak görmedim, tam aksine, zarar verdiklerini ve beşiktaşımı paralarıyla boğduklarını düşündüm. bir taraftarın forma almaması kulübe maddi kayıp sağlar ancak bir başiktaşlının neden forma alınmadığı konusunda insanları eleştirmesi beşiktaşa manevi çok büyük zararlar verir. bu nedenle insanların harcamaları yönlendirilmemeli, sorgulanmamalı, yersiz ve nedensizce eleştirilmemeli. insanlar kartal yuvalarından birşeyler almasın demiyorum, ancak almak istemeyen kişilerin beşiktaşlılığını sorgulayanlara da beşiktaşa zarar verdiklerini, ve bir insanın beşiktaşlılığını sorgulamanın herşeyden öte ayıp olduğunu hatırlatırım!
Hanginiz kulübün sponsorları olan İntercity’den araba kiraladınız? Hanginiz Beşiktaş’ın Avea hattını kullanıyorsunuz? Hanginiz Ülker’in, Cola Turka’nın ürünlerini kullanıyorsunuz? Hanginiz Acıbadem Sigorta’nın imkanlarından faydalanıyorsunuz? Hanginiz Vestel ürünlerini, hanginiz Türk Telekom’u kullanıyorsunuz? Hanginiz Doğuş Holding’in ürünlerini kullanıyorsunuz? Hanginiz çocuğunuza Ülker’in çıkardığı ‘Beşiktaş çikolataları’ndan alıyorsunuz? Eğer bunların hiçbirini yapmıyorsanız, kusura bakmayın ama bazı şeyleri istemeye hakkınız yok!
sponsorluk zihniyeti renklere değil zevklere ve maddi getirilere göredir. inönü stadındaki reklam panoları saadettin saran'a ait diye bunu eleştirmek ne kadar sponsorluk zihniyetine aykırıysa ülker çikolota yapmış neden alınmıyor diye sorgulamak da sponsorluk zihniyetini anlamamış olmaktan dolayıdır. endüstriyel futbol tartışmaları bir yana, bu firmalar bu ürünleri beşiktaş taraftarı alabilsin diye değil, beşiktaş kulübü aracılığıyla kendi reklamlarını yapmak için hazırlamaktalar. yani benim intercity'den araba kiralamamam, avea kullanmamam, acıbademle alakamın olmaması, ülker yerine inatla eti tercih etmem benim beşiktaşlılığımdan birşey kaybettirmez. gerçi burada sorgulanan beşiktaşlılık değil, eleştirmeye hakkım olup olmadığı sanırım? bir beşiktaşlı olarak maddiyattan uzak manevi kaygılar taşımam, daha güzel olmasını istediğim memleketimdeki çirkinlikler üzerine eleştirilerim ve endişelerim; veyahut beşiktaşın manevi değerleri üzerine kendimce birşeyler yazıp çiziyor olmam birilerinin bana tanıyabileceği, hatta ve hatta yemen akşioğlu'nun bana tanıyabileceği bir hak mıdır? burada bahsettiğim ve eleştirdiğim konular maddiyattan ziyade maneviyat üzerinedir. bu bağlamda yemen ekşioğlu'na da aynı tavsiyeyi acizane iletiyorum.
‘Medical Stadyumu’ olması benim için hiç farketmez. Kulübe giren artısı benim için önemli...
bu isim benim için çok farkeder. beşiktaş üzerinden bence görevi olmadığı halde devletin sağlık politikalarında söz hakkı olmaya çalışan, maddi çıkarları için inandığım ve bağlandığım sosyal hukuk devletinin sosyal kısmını zedeleyen bir zihniyeti hoşgöremiyor, kabullenemiyor oluşum "bence" beşiktaş'a zarar vermek niyetiyle değil, beşiktaşı korumak içgüdüsüyle yönelttiğim eleştirilerimde gizlidir.
“Ben Beşiktaşlı’yım” diyenlerin ‘Medical’ projesine karşı çıkmaması lazım!
kesinlikle yanlış bir önerme de olsa "kişisel" bir önerme olduğu için her nasıl ki zihniyetim, kaygılarım tamamen "bence" ise, bu önerme de "bence" yanlış da olsa "yemen ekşioğlu'nca". ancak şiddetle bu önermeye karşı çıktığımı ve zerre katılmadığımı da belirtiyorum!
insanlar medical park sponsorluğuna karşı çıkabilirler, katılabilirler. bunu beşiktaşlılıkla ilişkilendirmek son derece yanlış. kişilerin bireysel kabiliyetleri ölçütünde hür iradeler, hür fikirleri vardır. bizler, fikri hür, vicdanı hür bireyler olarak etiketler yapıştırarak bizleri zorlayan ve fikirlerimizi bu dar kapsamlarla sıkıştıran kişilerle hem fikir olmayabiliriz. bu projeye karşı çıkmak benim kötü bir beşiktaş'lı olduğum manasına gelmez, kendimce birşeyleri işleme tabi tutuyor ve neticesinde aldığım sonuçlarla fikirler üreterek buna göre hareket edebiliyor oluşumu gösterir.
Halkın Takımı
uğur meleke'nin bugünkü yazısından sonra lafa devam edelim istedim.
".........
bütün bu endüstri endüstri diye konuşa konuşa bitiremediğimiz büyük laflar, pasta içindeki payı çok küçümsenen “taraftar” olgusuna yüzde yüz bağımlı ve tek başına varlığını sürdüremeyecek kadar da zayıf laflar...
O yüzden Beşiktaş tribünlerinin, takımları güzel oynuyorken, galipken, hatta tam harika bir gol atmışken “Demirören yeter” diye bağırması üzerine biraz daha düşünmek lazım. Yani Beşiktaş tribünleri, internetteki siyah-beyaz sevdalısı gençler, okuyucu, izleyici “yeter” diyorken; 7 küsür bin kongre üyesinin “yetmez” demesi yetmemeli gibi geliyor bana.
......"
endüstriyel futbola karşı tribün kültürü lafını nerde ne zaman duysam bir gülesim gelir. komiktir çünkü? bir defa futbolun, gayet normal olarak ve herşey gibi, endüstrileşmesi, zenginleşmesi ve zenginleştirmesi kadar normal birşey olamaz. tribün kültürünün buna karşı olması ise manasız.
bir o kadar manasız olan ise kulüp kazansın mantığıyla hareket etmek. kusura bakmayın ama insanoğlunun yapısı budur, herkes önce kendi bir kazanır, ondan sonra kazandırır.
bazı insanlar seyredip zevk alarak kazanmak isterler, bazı insanlar kendilerinden birşeyler bularak zevk almak isterler, bazıları başka şeyler beklerler. ve her kim ki zevkleri renkler kadar tartışırsa barış abinin kemiklerini sızlatır. tribün olabilmek taraftar olabilmek kazanımları farklı yerlerden seçmektir. ama tribün olabilmek demek futbolun endüstrisine savaş halinde olmak değildir. sadece edinilecek kazanımı, ki bunun adı da endüstridir, farklı şekilde bekleyerek izleyiciden seyirciden ve oyuncudan ayrılmaktır.
tabi zevkler ve seçilen renkler doğrultusunda beklentiler değişir, edinimler kazanımlar değişir. bunlar bir yandan zevklere bağlıyken diğer taraftan sosyal toplumun bilincine de bağlıdır.
taraftar olarak, tribünün içerisinde yer alan kişiler olarak bize bakış ne şekilde peki? bunu yazısında çok güzel özetlediği için uğur meleke'ye öncelikli söz hakkı verdik aslında.
senelik gelirinin 13te birini, yani bir aylık kazanımına eş değer miktarda parayı kombinesine yatıran, maça gelirken formaya gücü yetmiyorsa atkısını takan insanlar futbol endüstrisinin hedef kitlesidir. televizyondan maçını seyreden kişi bu maç yayınına ya düzenli ya da maçtan maça bir ücret ödüyorsa, stada giren kişi senelik kazandığı paranın 13te birini kombineye bilete veriyorsa; bu insanların zevkleri ve renkleri doğrultusunda seçtikleri takımın, bu insanları mutlu eden veya üzen takımın veya kulübün istikbalinde hiç söz hakları yoktur demek kadar sığ bir görüş olamaz!
daha önceki yazılarda geçti şu satırlar:
".......
beşiktaş taraftarın mı
beşiktaş sevenlerinin mi
beşiktaş kongrenin mi
beşiktaş yönetim kurulunun mu
beşiktaş başkanın mı
beşiktaş başkanın babasının mı?
kimin lan bu beşiktaş?
anladık kiminmiş... anladık ki bizim değilmiş!
........."
beşiktaş kulübü başkanının ve başkan adaylarının her laflarında söylem değiştirmeleri ve işlerine geldiği gibi beşiktaşa sahip biçmeleri bizi hep huzursuz etti.
beşiktaş taraftarın değildir. sonuçta taraftarın ortak bir bilince ve harekete sahip olabilmesi ve demokrasiyle yönetilmesi gereken bir kulübe anlık kararlarla müdahale edebilmesi mümkün değil. kaldı ki taraftarlığın ölçüsü ve ölçütü nedir?
ancak taraftar beşiktaşın hedef kitlesidir. büyümek ve büyük olabilmek için taraftarına ihtiyacı vardır. taraftarı tüketmelidir, tarafında olup desteklemelidir, kabul... ancak kabul edemediğimiz şey taraftardan sonsuz bir özveri istenmesidir. itirazın varsa sus, fikrin varsa boşverileceksin, derdin varsa umursanmayacaksın, sevinilecekse sen hesaba bile katılmayacaksın. fiyatlarla arz dengeleri örtüşmezken, artık taraftar da seyirci de oyuncu da "halkın takımı" etiketinin mazide kaldığını ve bugünkü beşiktaşla zerre örtüşmediğini bilirken, endüstri içerisinde kaybolmuş bir beşiktaştan bahsediyoruz. ne kulüp taraftarı sahiplenebilmekte, ne taraftar kulübün yönetimini içine sindirebilmekte. o halde bu paradoks değil de ne? taraftar hem hedef kitle hem de istenmeyen üvey evlat gibi?
beşiktaş jimnastik kulübünün bir diğer amacı da hedef kitlesi dahilinde olan gençleri eğitmek yetiştirmek, sporun ahlakını ve kabiliyetlerini gençlere kazandırabilmek. yani beşiktaşın vizyonu herşeyden önce fikri hür vicdanı hür nesillerce desteklenebilmek ve bazı gençleri yetiştirebilmek olmalıdır. işte bu nedenle japon asıllı bir brezilyalıya milyonlar dolarlar vermektense, asi çocuk rollerinde kaybolan bir genç kardeşimiz düzgün yetiştirilmeliydi.
kulübün borcunun olması taraftarın zerre umrunda değilken, beşiktaşın maç alıp kaybetmesini kulüp yönetimiyle değil sporcularla ve teknik personelle bağdaştıracak kadar zekaya sahip taraftarın galip gelinen maçlardan sonra bile yönetim aleyhinde seslenmesi, feryat etmesi; sahadaki veya banka hesaplarındaki mağlubiyeti sorgulamak manasına gelmez. taraftarın mevcut yönetime olan isyanı sadece ve sadece beşiktaşın itibarını zedelediklerinden ötürüdür.
sayın başkanımız beşiktaşı bir dünya markası yapsa da, kupalar kazanıp sürekli boğazımıza yapışmış eliyle bizden vefa beklese de, biz ne zaman kendisi aleyhine ses çıkartsak kurduğu çeteyi üzerimize salsa da; başkanımızın beşiktaşın itibarını zedelediği gerçeğini nasıl unutabiliriz?
tabi unutmamalıyız gerekliliği ve mecburiyeti bile unutulup gidecektir. ancak maalesef bunun sorumlusu beşiktaş taraftarı değil memleketin sosyal bilincidir. ülkeyi yönetenlerin itibar muhasabesini yapsak bir.......
şimdi çözümlere geçelim:
uğur meleke yazısında tabana yayılıp çoğulc bir demokrasiden bahsetmiş. bunu daha önce biz de dile getirmiştik. kaldı ki kör göze parmak da değil bu, zaten bilinen ve herkes tarafından yapılması istenen bir şey. beşiktaşta çoğulcu ve katılımcı demokrasi fikri "evraka" denip sokaklarda zıplatacak bir yenilik değil, bir ihtiyaç, bir mecburiyettir.
endüstriyel futbolun kurbanı ve kasabı olan tribün ve taraftarın bu muzdaripliğinin çözümü ise amatör ruhla profesyonel işler yapabilmekten geçmekte. spor yöneticileri "iki parayı unutma vefasızlık yapma" bilincinden sıyrılarak beşiktaşın sadece maddi değil, manevi değerleri olduğunun da bilincine varabilmeli. ayrıca kulüp yöneticileri taraftarın kendi kişiliklerine husumet beslediklerine dair sızlanmaları ve ezikliklerinden kurtularak taraftarın derdini anlamaya yanaşmalıdır. tribünle ve taraftarla olan sorunlar tribün içerisinden birilerini besleyerek çözülmez. gerek beşiktaşın itibarını zedelediklerinden ötürü, gerekse bu sezon taraftarı çeteleri vasıtasıyla dövdürdüklerinden ötürü, ne kadar yakın ve anlayışlı olsalar da bir taraftar olarak benim hakkımı helal etmem söz konusu bile olamaz ancak yeterli bilinç ile toplumun zihniyeti ve hareket kabiliyeti de değiştirilebilinir.
toparlayalım herşeyi:
beşiktaş taraftarı mevcut yönetimden memnun değildir, evet doğru. peki neden bu yönetim halen görevde? bunun sebebi beşiktaşın çoğulcu demokrasiyle yönetilmiyor oluşudur. ayrıca taraftarın yönetimden yana memnuniyetsizliğinin sebebi maddi sorunlar değil, yöneticilerin ve başkanımızın beşiktaşın itibarını zedelemesinden ötürüdür. bu saatten sonra da bunun telafisi imkansız olduğu için "yeter" denmektedir.
endüstiyel futbolun ve diğer endüstrileşmeye çalışan spor branşlarının da hedefinde veya zirvesinde olmak beşiktaşın asli görevi değildir. beşiktaşın öncelikli hedefi spor ahlakını kazandırabilmek, toplumun bireylerinden zevkleri ve renkleri tartışmadan beşiktaşla ilgili kazanımları ve tatminleri olanları kendi safına çekmektir. daha sonrasında endüstrinin kazanımları gelecektir. unutulmaması gereken, endüstri insanları kazanmaz, insanlar kazanıldıktan sonra endüstriyel başarılar kazanılır.
her neyse...
sonuçta bu konularda söylenecek sözler ne ilk ne de son... kah bizden, kah başkalarından devamı da gelir, sonrası da öncesi de... zamanlar...
bugünkü güzel yazısı için uğur meleke'ye tekrardan teşekkürler...
Gönderen asidiktesir zaman: 03:07 0 yorum
Etiketler: asidiktesir, Beşiktaş, beşiktaşlılık, kongre, sitem, toplum, tribün, yeter, yıldırım demirören
Vurulduk ey Beşiktaş,Unutma Bizi
En sonunda bu sancılı dönem sona erdi yada biz öyle sanıyoruz.Demirören gene tek aday mı? sorusuna cevap ararken başlayan bu süreç,Murat Aksu’nun adaylığını ortaya koyması ve tek tek adaylarını tanıtmasıyla sürüp gitti.Demirören yeri geldiğinde karşılık verdi,Murat Aksu tv programlarında boy gösterdi.Herkesin derdi Beşiktaş’a başkanlık yapmakken,başkanlık yapılacak kulübün branşları unutuldu bu heyecanla.Ödenmeyen paralar,ülkesine gidip dönemeyenler,para alamadığından idmana çıkmayanlar,antrenör-oyuncu çatışmaları…Kimsenin umurunda değildi,ne yöneticinin nede bir başkasının,taraftarın ise ufak bir zümresi ilgilendi bu konular ile herkesin aklı gelecek yeni yönetimin futbola yapacağı yıldız transferinde yada koltukta oturacak isimdeydi.
Ne oldu peki sonunda? 8 Hafta galip gelen futbol takımı,son 3 hafta 1 mağlubiyet,2 beraberlik aldı.Motivasyon üst seviyede tutulsa şu an lider konumdaydık.
Lige hızlı başlayan basketbol ard arda mağlubiyetler aldı.Çünkü seçim yatırımları düşünenler her zaman ki gibi basketbola para ayıramadı.Bayan basket,çökmüş durumda.Oyuncular Aziz Akaya ile anlaşamıyor,bunun üstüne birde paralar ödenmiyor.Belki de son zamanların en kötü durumunda bayan basket.
Engelli baskette istikrar en üst seviyede.Galatasaray’ın 1.lige yükselmesiyle başlayan düşüş aynen devam ediyor.Takım,ilk yarıyı 4.sırada bitirdi.Galatasaray’ı yenen Saran Anadolu’nun ve Milli Takım’ın en iyi oyuncularından birini sadece 1000 TL artı maliyeti yüzünden takıma katmayanlara selam olsun.
Erkek Voleybol,zorlu rakiplerini birer birer yenmeye başlamışken birden düşüşe geçti.Aynı performansla da düşme potasının 2 üstüne yerleştiler.Bayan Voleybol ise Avrupa Kupaları’na katılamama tehlikesini derinden hissediyor.Üstelik ezeli rakiplerimizin ligi alıp götürdüğü senede.
Olayları bu yönlü ele aldığımızda,branşları zaten sistemsiz bir şekilde kurulmuşken,düşe kalka ilerledikleri bu yoldan,bir darbeyle kendi kendimize çıkarttık.Hemde bu sezon kolay kolay geri dönmemek üzere.Yapılacaklar çok basit,yıllarca söylenenleri yerine getirmeniz yeterli.Birde rakiplerinize ufak bir göz gezdirirseniz,arada imrenek,Beşiktaş için güzel şeyleri umut ederken yapılacaklar bu denli zor olmasa gerek
Tebrikler VictorY
arma aşkına pankartını yaptığımız zamanlar amacımız, semt ve grup pankartlarıyla bunalmış tribüne, beşiktaşa dair bir pankart kazandırmak, uzun bir zaman boyunca da bu pankartı gururla taşımaktı.
hatırda kalabilmek ve "pankart" dendiği zaman akla gelenlerden biri olabilmek ödülümüz olacaktı. academy, victory gibi uzun zamandır tribünlerde yer almış, simgeleşmiş ve herkesin saygısını kazanabilmiş pankartlar ve bunların sahipleri olan büyüklerimiz bizler için güzel birer örnekti.
maksadımız kalabalık bir grup olmak veya güçlü olmak değil, özgürce fikirlerimizi ortaya koyabilmek, beşiktaşın amatör branşlarına ilgi çekebilmek, tribünlerimize pankartımızla katkı sağlayabilmekti. elimizden geldiğince, hayat idamemiz içerisinde fırsat bulabildikçe, beşiktaş'a dair şeyleri korumak ve muhafaza etmekle birlikte beşiktaş'a katkı sağlayıp destek olabilmek gayemizdir.
bugün akşam saatleri itibariyle victory pankartının sahibi levent kulu'nun beşiktaşımızın divan kuruluna 10. sıradan seçildiğini öğrenmek bizleri de kendisi kadar mutlu etti.
tribünlerimizden örnek alabildiğimiz pankartlardan birinin sahibinin böyle bir makama ulaşması bizlere umut verdi. "her yönüyle beşiktaş, sadece beşiktaş" sözüyle başladığımız yolculuğumuzun ilerleyen duraklarında beşiktaşa nasıl bir katkı sağlarız bilemeyiz ancak zor bir hedefi ve görevi bizlerin de başarabileceğini görebilmek ayrı bir umudu alevlendirdi.
her nasıl ki academy pankartının sahiplerinin beşiktaşa olan katkıları bizler için örnek teşkil ediyorsa, her nasıl ki victory pankartının sahiplerinin yerine getirmek istedikleri hedefleri bizlere ümit veriyorsa; umarız ki bundan yıllar sonra başarmak için çaba gösterdiğimiz veya başarabildiğimiz şeyler, genç arkadaşlarımız için birer umut ve örnek olabilir...
son söz olarak:
tebrikler victory
Gönderen asidiktesir zaman: 04:22 0 yorum
Etiketler: arma aşkına, asidiktesir, kongre, pankart, tribün
acımadı ki...
öyle mutluyum, öyle heyecanlıyım ki...
içimde pır pır eden minicik kuşlar, sevgi pıtırcığı oldum! nanet olsun içimdeki mazoşizme!
beşiktaş iyi de gider kötü de... beşiktaş maç da alır maç da verir... iyi şeyler olunca zaferler kazanılınca bi duygu vardır insanda, sarhoşluk gibi; kötü gidince işler, hani kartal yara alınca, sanki bir çocuk sokakta düşmüş de dizini kanatmış gibi ilgilenesim, elinden tutup kaldırasım, "acıdı mı?" diye sorasım gelir... bir şefkat bir ilgi doğar içime... ve bundan ötürü de ayrı bir mutlu olurum...
bugün kötüydü, tarihe kara bir leke olarak geçmeliydi!
"birlikten güç doğar" felsefesiyle birlik olan ve sadece güçlü olup sevdiğinin dizginlerini elinde tutmak için onurunu da şerefini de ayaklar altına alabilecek dernekleri ve taraftar gruplarını gördük.
suyun başına kurulanları gördük, boş testisini (testi) doldurmak için suya yanaşanlar için reçeteyi gördük: yıllarca muhalefet et, rezil etmek için çabala. zamanı gelince biri yaklaşıp sana "birader ver hele testini de dolduralım suyu" diyecek ve karnı en şişkin sen olacaksın! en sağlam sen doyacaksın!
bugün gördük geçirdik birçok şeyi... şimdi ne söylesek ki?
değişim şimdi diyenlerin eski tas eski hamam olduklarını gördük! açılan her sandıktan sonra "zaten bunlar divan zaten bunlar şu dernek bu dernek şu kesim bu grup" lafları işitildikçe beşiktaşın başkanını seçen demokrasi içinde satın alınıp da ederi görülmeyen oyların nasıl kolayca tespit edilebileceğini gördük!
sayın başkanın makamını korumasını istememizin sebebi borçlandırması değildi, beşiktaşın itibarını zedelemiş olmasıydı. sonrasında değişim zamanı diyen kişilerin yetersiz olduğunu da dile getirdik...
olmadı, olmaz da...
şu sürünceme hep yaşandı ve dile getirdik:
beşiktaş taraftarın mı
beşiktaş sevenlerinin mi
beşiktaş kongrenin mi
beşiktaş yönetim kurulunun mu
beşiktaş başkanın mı
beşiktaş başkanın babasının mı?
kimin lan bu beşiktaş?
anladık kiminmiş... anladık ki bizim değilmiş!
yaralanmış bugün kartalım, daha doğrusu yaralıymış ve kangren olmuş kanatları da bugün tüylerinin üzerine yağmur düşünce gözümüze çarpmış...
şimdi içimde bir ilgi, bir şevkat...
ve aklımda zeki demirkubuzun sözleri:
"oglum bekir dedim kendi kendime. yolu yok çekeceksin, isyan etmenin faydasi yok. kaderin böyle. yol belli. eg basini usul usul yürü simdi."
eğiyorum başımı, bildiğim tek yol beşiktaşı desteklemek beşiktaşla ilgilenmek, ve usul usul yürüyeceğim şimdi!
sen benim değerli sevdiğim; umutlarım gibi, hayallerim gibi güçlü olacaksın özgür olacaksın! ve bizimle, yani sevenlerinle birlikte olacaksın! isyan ettim ama faydası yok kartalım, kaderimizde elbet özgürlük olacak ama zaman var daha... yolum belli kartalım, eğip başımı usul usul yürüyeceğim gölgende...
iyi olacaksın, kanatlarını açıp göklere süzüleceksin, sana zincir vuranlardan kurtulacaksın, özgür olacaksın...
biraz sabır küçük çocuk, biraz sabır... ama unutma: "Allah'ın koyduğu yerde KARTALLAR DAİMA YALNIZDIR"
küçük çocuk; dizin acıdı mı?
dib not: şu kongreler de olmasa akatları bilen eden olmayacak... bi dahaki kongre lütfen sebada ve akatlarda aynı anda yapılsın. veya köyden gelenler sebada kalsın da yönetim kurulu üyelerimiz de seba salonumuzun yerini öğrensinler... lütfen lütfen lütfen...
Gönderen asidiktesir zaman: 02:12 1 yorum
Etiketler: asidiktesir, isyan, kongre, sitem, yeter, yıldırım demirören
Söylesem tesiri yok..
Uzundur yazamıyorum. Ne kalem ne kağıt ne de kelimeler yetiyor hissettiklerimi aktarmaya. O kadar yoğun bir karmaşaya iteledi ki olanlar beni; ne olup biteni özetleyecek; buradan, bu sayfadan, duyuracak gücüm kaldı ne de maçta avazım çıktığı kadar bağıracak.
Siyahla beyazın ortasında kaldım. Ne gözümü karartıp siyah olabiliyorum ne de istediğim kadar beyaz.. Gri olmayı aklıma bile sokmazken ortada kalmışlığın getirdiği acizlikle grinin savunucusu olmuşum sanırım. Her şeye bir bahane bulur olmuşum farkına varmadan: yazmamaya, bağırmamaya, gitmemeye, konuşmamaya, susmamaya…
Beklediğim çare ne o konuda hiçbir fikrim yok aslında. Tek bildiğim kongrenin çare olmadığı.. Beşiktaş’ın sahibi olarak gösterilen 22000 üyenin vereceği karara ne güvenim var ne de saygım. Nedeniyse aşikar ve ben buradan bir kez daha 22000 üyenin yüzde kaçının Beşiktaşlı olduğu konusuna değinmeyeceğim bile. Herkesin bildiği bu gerçeği sanırım bir tek yıldırım demirören ve arkadaşları bilmiyor ya da bilmek istemiyor ki Beşiktaş’ı belirli bir zümreye mal etme çabası içerisine giriyorlar.
Ve bizler her zaman ki gibi susuyoruz. Merak ettiğim tek şey bu suskunluk ne zaman bitecek. Stadımız yılkınca? Yıkıldıktan sonra yerine yenisi yapılamayınca? Başka bir “semte” otobüslerle takımımızı desteklemeye gidince? Gruplar hainde tribünden sürülünce? ...
Biraz düşünsek biraz çabalasak, okusak, yazsak, konuşsak çözülür çözülmesine de bunları yapacak zamanımız mı kalmıyor geçmişle övünmekten?
Adamadama'nın söylediği gibi bu defa ah vah dememek için bir şeyler yapmak gerekmez mi?
Bir şeylerin değişmeyeceğini de biliyorum aslında, bu sitem bu yazılar boşa ama yine de sönmüyor içimdeki yangın:
“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.”
Var sen düşün gerisini..
ve 31 Ocak 2010 pazar, bu defa ah vah dememek için...

Nice pazarları gördük, okuduk ve en önemlisi yaşadık onları...
O pazarların sonrası, belki de şimdiki sorunlarının başlangıcı oluyor ve ortaya bir sistem çıkıyordu...
Rüzgar nereden eserse orası gösterilecekti...
Ve bu sistemi memnun etmek adına bir kısım populistlikler yapılacaktı...
Herkes politik oynamaya başlayacaktı, bilmeyenler de en kısa zamanda ögrenecekti, ortamlar kollanacaktı, karda yürünüp iz belli edilmeyecekti...
Her soğuk pazar günlerinde ve bağışıklık sistemi zayıfladığında ortaya çıkacaklardı ve enfeksiyon yapılacaktı...
Kralın çıplak olduğunu kimse söylemeyecekti ve yeri geldiginde ne pahasına olursa olsun söyletilmeyecekti...
Herkesin deve kuşu gibi kafasını kuma gömmesi istenecekti ve herkes gömecekti, gömmeyenlerin kafası alınacaktı belki de...
Eleştirmek olmayacaktı çünkü eleştirilmeyi hazmetmek zor geliyordu...
Gerekirse muhalefet bile içeri alınacaktı, gerçi bir muhalefet yoktu ama yine de muhalefetsiz kalınacaktı...
Olmayan muhalefet içeri alınamazsa eğer büyük borç altına girilecekti ve böylece başka kimse elini taşın altına sokmayacaktı.
Olur da bu ateşten gömleği giyecek olan çıkarsa da çamur atılacaktı, tutmasa da izi kalsa yeterdi...
(Güzel ülkemde çamur atmaktan kolay ne vardı ki zaten, birşeyin sonuna cu-cü ekle işte bitti. örn. Ferrariciler, Ernstciler, Delgadocular, Bobocular, Nobreciler hatta Uğur İncemancılar ve korkarım yakında Tümerciler bile çıkabilir)
Şimdi öyle bir pazar geldiki, daha önce dedigimiz gibi cehennemden önce son çıkış...
Yeni bir pazar günü bekleniyor daha öncekilerden farklı gibi gözüken, sonucu benzer olacak gibi hissedilse de...
Ve bu pazar günü, daha önce hiç olmadığı kadar çok fazla önemli...
O kadar çok önemli ki, bizi biz yapan değerler kadar...
Baba Hakkı 1 yaşında iken ailesinin İstanbul'da Beşiktaş semtine yerleşmesi kadar,
Baba Hakkı'nın oynadıgı 439 maç kadar,
Şeref Görkey'in 16 yaşında Beşiktaş kapısından içeri attıgı adımı kadar,
Süleyman Seba'nın Şeref Bey stadında attıgı ilk gol kadar,
Süleyman Seba'nın kulüp binasından içeri girdigi ilk gün kadar,
Süleyman Seba'nın BAŞKAN seçildigi ilk gün kadar,
önemli...
bir saatin kıymetini sevgilisini ugurlamak uzere peronda oturan bilir...
bir dakikanin kıymetini ucagini kaciran bilir...
bir saniyenin kıymetini olumden son anda kurtulan bilir...
bir salisenin kıymetini gumus madalya alan bilir...
bir oyun kıymetini Vefa Küçük bilir...
bir pazar gününün kıymetini ise BEŞİKTAŞ'lı olan bilir...
Artık bu pazar gününü boşa harcamayalım, bu defa yüreğimiz burkulmasın, bari bunu yemeyelim...
Kaybetmeyelim bir pazar gününü daha...
Teller düşmüş, yere değmiş zaten, üzerine su döküp sigortalar attırmalısın.
Eski pazar günlerinde mis gibi bir banyonun sonrasında uyumak için yastıga başımızı koydugumuzdaki rahatlık gibi, 31 ocak pazar günü Akatlar'da olan herkes pazar akşamı yatağında vicdanı rahat bir şekilde uyusun...
Yok daha da, yanlış yapanın yanına yine kâr kalırsa,
ÖMER Hayyam ın dedigi gibi (''Dünyada akla değer veren yok madem, Aklı az olanın parası çok madem, Getir şu şarabı, alın aklımızı: Belki böyle beğenir bizi el alem!'') yaparız biz de herhalde...
Sevgin, güzel günlere hasret beklerken bile ayrı güzel...
Çok Sevdik Be Abi...
ah şu pazar günleri - 2
1998 yılının 29 Mart'ında yine o pazarların birisi Akatlarda...
Süleyman Seba bir ay önceki Mali Kongrede son kez aday olacağını ve oylara talip olduğunu açıklamıştı. Aralıksız 14 yıldır başkanlık görevini yürüten Süleyman Seba listesini Hasan Arat, Emin Önal, Affan Keçeci, Fahrettin Curoğlu, Cenk Koray, Murat Çelik gibi bazı isimlerle oluşturmuştu...
Süleyman Seba'nın karşısında ise Beşiktaş Değişim ve Genişleme Grubu, yeni başkan adayı olarak eski yöneticilerden İhsan Kalkavan'ı çıkarıyordu. Liste ise Nevzat Demir, Cemil Kazancı, Turgay Ciner, Zafer Yıldırım, Ahmet Hamoğlu, Behçet Ümitlen, Kenan Öner gibi bazı isimlerden oluşmuştu...
Ve O pazar akşamında Süleyman Seba yaklaşık 2500 oy ile 8. kez Beşiktaş Kulübü Başkanlığına seçiliyordu. Belkide Rahmetli Vedat Kaptan'ın dedigi gibi, Ateşten gömlek giyiyordu.
2000 yılının 26 Mart'ında yine o pazarlardan birisi Akatlarda...
Serdar Bilgili, Hasan Arat, Nevzat Demir ve Mehmet Kazancı gibi isimler başkan adayı olduklarını açıklamışlardı.
Süleyman Seba ise seçimler öncesinde ''Bir tek oyum var, o da Hasan Arat'a" demiş ve gönlünden geçen başkanı işaret etmişti...
Kongre sonucunda Serdar Bilgili 2 bin 549, Hasan Arat 2 bin 327, Nevzat Demir 762, Mehmet Kazancı ise 452 oy aldı.
En yakın rakibi Hasan Arat'a 222 oy fark atan Serdar Bilgili seçiliyordu. Listesinde ise; Hüsnü Güreli, Ahmet Hamoğlu, Mete Düren, İbrahim Altınsay, Erol Kaynar, Yıldırım Demirören gibi bazı isimler vardı.
Kongrede bir ilginç olay ise, Nevzat Demir'in oy kullandığı 6 numaralı sandıkta, kendisine hiç oy çıkmaması olmuştu.
2004 yılının 30 Mayıs'ın yine o pazarlardan birisi bu defa Abdi İpekçi'deyiz...
Bu defa Olağanüstü bir kongre...
Oy kullanma hakkına sahip 10 bin 526 üyeden, toplam 6 bin 940'ının salona gelerek oy kullandığı açıklananan kongrede Yıldırım Demirören 3 bin 272 oyla seçiliyordu. Diğer adaylardan en yakını ise 3 bin 110 oy ile Fikret Orman olmuştu.
Seçimi kazanan Yıldırım Demirören'in listesinde ise, Murat Aksu, Kıvanç Oktay, Kemal Gencer, Can Akın Çağlar, Süleyman Eren, Sinan Vardar, Reha Muhtar, Bülent Deriş, İlhan Durusoy, Kenan Öner gibi isimler vardı...
Fikret Orman’ın listesinde ise, daha önceleri yöneticilik yapmış birçok isim yer alıyordu. Ve Serdar Bilgili ile çalışan Muzaffer Nasıroğlu, Deniz Atalay, Erol Obdan, Burhan Enuştekin, Hüseyin Mican gibi isimler vardı...
Seçimi kazanan Yıldırım Demirören'in açıklamaları şöyleydi:
''Beşiktaş’ımız bir ya da birkaç kişinin arzusuna göre yönetilemez. Tüm dünyadaki Türklerin keyifle izleyeceği dünya takımı Beşiktaş’ı yaratmak idealimizdir. En acil ve en büyük projemiz, şampiyonluğu hemen gerçekleştirmektir.
Diğer branşlarda da şampiyonluk için gerekli çalışmalar yapılacaktır.
Altyapıdan A takıma oyuncu kazandıracağız. Beşiktaş’ımızın hakkını her şart ve ortamda korumak en önemli ilkemiz olacaktır.''
2007 yılının Ocak 28'inde yine o pazarlardan birisi tekrar Akatlar'dayız...
Bu defa tek 1 (yazıyla: bir) 1 adet aday, Yıldırım Demirören var!!!
2 bin 924 oydan 2 bin 491'ini alarak yeniden seçiliyordu. Yani hemen hemen şu anki mevcut yönetim oluşuyordu.
ve...
Yıl 2010...
Yine bir pazar günü...
Akatlar'dayız...
...
!!!
ah şu pazar günleri
O pazarlar ki; yıkanmış önlüklerin ütü kokusu, Cenk Koray'ın Telekutusu, Bizimkiler dizisinin bitmeyen vasatlığının hükümdarlığı ve son ana bırakılmış ödevlerin karın ağrısıydı.
Yine o pazarların akşamlarında büyük bir enejinin ve coşkunun ağır ağır sönüşü olurdu...
O pazarlar ki; kaderlerini hep hava durumu belirlerdi...
Bu yüzden uyanır uyanmaz havaya bakar o günü nasıl geçirecegimizi düşünürdük. Güzel bir hava varsa dışarı çıkmak kolay olur ve birbirine dolanan uçurtmalar çözülür, mangal hazırlanır pikniklere gidilir ve bolca terlenirdi ne de olsa akşam mis gibi banyo yapılacaktı..
Çok özlediğimiz o pazarlardan artık kalmadı... Büyüdük belki de..
Şimdiki pazarların nasıl geçeceğine kendimiz karar veremiyoruz.. Hava güzel olsa da 9 aylık oynamak, pikniğe gitmek yada uçurtma uçurmak ile ilgili olmuyor olamıyor..
Çocuklugumuzda da olurdu bazen böyle, mesela; tam maça başlayacakken ya da maçın en güzel anından top patlardı ya da top bir yere kaçardı ya da mahallenin büyükleri gelir topu alırdı.
Sonrasında bazen yeni bir top alınırdı yada üzgün bir şekilde eve dönülürdü...
Kimi zaman hayatımız Beşiktaş kimi zaman da Beşiktaşımız hayat oldugundan, o pazarlarda da illa ki Beşiktaş olurdu...
O pazarlarda; yıkanmış önlüklerin ıslaklıgı gibi olurduk Dolmabahçe yollarında,
S.Seba'da darbukayı borazan olarak kullanma girişimlerine şahit olunurdu...
Ve 9 aylık oynanan, uçurtma uçurulan, Piknik yapılan pazarların sonunda oldugu gibi büyük bir enerjinin ve coşkunun ağır ağır sönüşü olurdu...
O pazarlarda; hava durumları çocuklugumuzda oldugu gibi Beşiktaş'ımızla ilgili planlarımızı da etkilerdi...
Akatlar'daki ve özellikle bir defasında Abdi İpekci'deki pazar...
Dışarda kar mı yagar yoksa yagmur mu yağar ya da güneşli bir gün mü olur bilinmez ama içerideki hava Beşiktaş'ın gelecekteki durumunu ilgilendirirdi bu bahsettigim pazar günlerinde...
Çünkü; Siyah-Beyaz Uçurtmalar, Akatlar'daki bazı pazar günleri ve özellikle en çok Abdi İpekci'deki o pazar günü tellere takıldı.
Mahallenin büyükleri en çok bu iki yerde geçirilen pazar günlerinde topları aldılar.
Toplarımız hep bu pazar günlerinde patladı ya da kayboldu...
ve şimdi yine benzer pazarlardan birisi daha geliyor ve yine Akatlar'da...
Bakalım uçurtmalarımız ne kadar tellere takılacak... Gerçi tellere takılsa da artık büyüdük herhalde, kolay kolay tellere takılmaz, koruruz var gücümüzle tutarız sıkı sıkı...
Hem büyümüşken artık mahallenin büyükleri toplarımızı da alamazlar herhalde, yani alacak olsalar da hemen vermeyiz belki...
Yanlış yapanın yanına kâr kaldığı bir anlayış içinde olmadığımızdan, hatta eski aldıkları toplarımız için bir de güzel ders veririz onlara, daha da bizim mahalleye gelemezler...
Ve olur da daha önceki pazar günleri, karda yürüyüp de izini belli etmeyenlerin izini de bulursak ne mutlu bize...
Umut işte...
Herzaman ki gibi yine umut taktık uçurtmalarımızın ucuna, uçarsa ne mutlu bize ne mutlu Beşiktaşlıyım diyene... çünkü vazgeçemiyoruz ne düşlerden ne de umudun adı olan BEŞİKTAŞ'tan!
