Vurulduk ey Beşiktaş,Unutma Bizi

09 Şubat 2010 Salı

En sonunda bu sancılı dönem sona erdi yada biz öyle sanıyoruz.Demirören gene tek aday mı? sorusuna cevap ararken başlayan bu süreç,Murat Aksu’nun adaylını ortaya koyması ve tek tek adaylarını tanıtmasıyla sürüp gitti.Demirören yeri geldiğinde karşılık verdi,Murat Aksu tv programlarında boy gösterdi.Herkesin derdi Beşiktaş’a başkanlık yapmakken,başkanlık yapılacak kulübün branşları unutuldu bu heyecanla.Ödenmeyen paralar,ülkesine gidip dönemeyenler,para alamadığından idmana çıkmayanlar,antrenör-oyuncu çatışmaları…Kimsenin umurunda değildi,ne yöneticinin nede bir başkasının,taraftarın ise ufak bir zümresi ilgilendi bu konular ile herkesin aklı gelecek yeni yönetimin futbola yapacağı yıldız transferinde yada koltukta oturacak isimdeydi.

Ne oldu peki sonunda? 8 Hafta galip gelen futbol takımı,son 3 hafta 1 mağlubiyet,2 beraberlik aldı.Motivasyon üst seviyede tutulsa şu an lider konumundaydık.
Lige hızlı başlayan basketbol ard arda mağlubiyetler aldı.Çünkü seçim yatırımları düşünenler her zaman ki gibi basketbola para ayıramadı.Bayan basket,çökmüş durumda.Oyuncular Aziz Akaya ile anlaşamıyor,bunun üstüne birde paralar ödenmiyor.Belki de son zamanların en kötü durumunda bayan basket.
Engelli baskette istikrar en üst seviyede.Galatasaray’ın 1.lige yükselmesiyle başlayan düşüş aynen devam ediyor.Takım,ilk yarıyı 4.sırada bitirdi.Galatasaray’ı yenen Saran Anadolu’nun ve Milli Takım’ın en iyi oyuncularından birini sadece 1000 TL artı maliyeti yüzünden takıma katmayanlara selam olsun.
Erkek Voleybol,zorlu rakiplerini birer birer yenmeye başlamışken birden düşüşe geçti.Aynı performansla da düşme potasının 2 üstüne yerleştiler.Bayan Voleybol ise Avrupa Kupaları’na katılamama tehlikesini derinden hissediyor.Üstelik ezeli rakiplerimizin ligi alıp götürdüğü senede.

Olayları bu yönlü ele aldığımızda,branşları zaten sistemsiz bir şekilde kurulmuşken,düşe kalka ilerledikleri bu yoldan,bir darbeyle kendi kendimize çıkarttık.Hemde bu sezon kolay kolay geri dönmemek üzere.Yapılacaklar çok basit,yıllarca söylenenleri yerine getirmeniz yeterli.Birde rakiplerinize ufak bir göz gezdirirseniz,arada imrenek,Beşiktaş için güzel şeyleri umut ederken yapılacaklar bu denli zor olmasa gerek

Tebrikler VictorY

05 Şubat 2010 Cuma

arma aşkına pankartını yaptığımız zamanlar amacımız, semt ve grup pankartlarıyla bunalmış tribüne, beşiktaşa dair bir pankart kazandırmak, uzun bir zaman boyunca da bu pankartı gururla taşımaktı.
hatırda kalabilmek ve "pankart" dendiği zaman akla gelenlerden biri olabilmek ödülümüz olacaktı. academy, victory gibi uzun zamandır tribünlerde yer almış, simgeleşmiş ve herkesin saygısını kazanabilmiş pankartlar ve bunların sahipleri olan büyüklerimiz bizler için güzel birer örnekti.
maksadımız kalabalık bir grup olmak veya güçlü olmak değil, özgürce fikirlerimizi ortaya koyabilmek, beşiktaşın amatör branşlarına ilgi çekebilmek, tribünlerimize pankartımızla katkı sağlayabilmekti. elimizden geldiğince, hayat idamemiz içerisinde fırsat bulabildikçe, beşiktaş'a dair şeyleri korumak ve muhafaza etmekle birlikte beşiktaş'a katkı sağlayıp destek olabilmek gayemizdir.

bugün akşam saatleri itibariyle victory pankartının sahibi levent kulu'nun beşiktaşımızın divan kuruluna 10. sıradan seçildiğini öğrenmek bizleri de kendisi kadar mutlu etti.
tribünlerimizden örnek alabildiğimiz pankartlardan birinin sahibinin böyle bir makama ulaşması bizlere umut verdi. "her yönüyle beşiktaş, sadece beşiktaş" sözüyle başladığımız yolculuğumuzun ilerleyen duraklarında beşiktaşa nasıl bir katkı sağlarız bilemeyiz ancak zor bir hedefi ve görevi bizlerin de başarabileceğini görebilmek ayrı bir umudu alevlendirdi.
her nasıl ki academy pankartının sahiplerinin beşiktaşa olan katkıları bizler için örnek teşkil ediyorsa, her nasıl ki victory pankartının sahiplerinin yerine getirmek istedikleri hedefleri bizlere ümit veriyorsa; umarız ki bundan yıllar sonra başarmak için çaba gösterdiğimiz veya başarabildiğimiz şeyler, genç arkadaşlarımız için birer umut ve örnek olabilir...

son söz olarak:
tebrikler victory

seni sevmeye cesaretim yok!

sevdiğim hiçbir şey mutluluğuma dair olamadı... ben hep mağlup ben hep yenik ve ben hep bitik, bir bulutun gri şehirden ayrıldığı gibi güneşim açamadı...
ve benim bu gece özgürlüğe dair hayallere cesaretim yok...
ah bu geceler ve ah bu cesaret edemediğim özgürlük düşlerim... beni bunlar öldürecekler! bunlardan büyük kanser yok beynimin içinde...
ömrümün yarısı boyunca tek bir kişiyi sevdim, aşk değildi tapmaydı bağımlılıktı.. onsuz anım dahi olmadı... sevilmeden sevmek ne de zor benden iyi bilen yoktur... vatanım gibi, memleketim gibi... sadece cenneti onda gördüğüm içindi...
bana öğretilenleri sevdim. bilgi güzeldi bilmek güzeldi. boğazımı yakan kuruluğun üzerine bir yudum su içmek gibiydi. karanlık ve havasız odanın açılan penceresi gibiydi. ferahtı huzur doluydu. bildiklerimi anlatabilmek için daha bir dolmak istedim. güçlü olmak istedim...
utanıp da ağlayan çocukları sevdim en masum gözyaşları onlardaydı... hıçkırırken derdini anlatma çabaları bir berrak, bir acı; bir öfkeli, bir çaresizdi...
değişimi sevdim değişmeyi, değiştirmeyi... gündüzle gecenin arasındaki mavilik gibi birşeyleri bir yerlerinden değiştirebilmek istedim. adım fazla bilinmesin diye, öğle vakti unutulayım diye...
sol yanımda zaman zaman nükseden hastalıkları sevdim. insan olduğumu, kusurlarımın derinlerde değil görünür yerlerimde olduklarını hatırlattı bana hep.
özgür olmayı sevdim. güçlü bir hürriyeti, kutsal bildiğim değerlerin hakimiyetini, ve hür cesareti sevdim... bağımsızlık hayalimde tek istisnam sevdiğim insandı. damarlarımdan başlayıp memleketimin ufuklarına yayılan özgürlüğü sevdim...
yatabiliyorken oturmayı, oturabiliyorken ayakta durmayı, ayakta durabiliyorken yürümeyi, yürüyebiliyorken koşmayı sevdim...
sonra...
düştüm...
kanadı...
çok kanadı...
ben ne zaman sevsem, mutluluğuma dair olamadı. iyi gelmedi hiçbir son, iyi gitmedi hiçbir oyunum... kurgularım yarım kaldı, planlarım aksadı... o güzel kız öldü, o cenneti yangın sardı; o bilinenler unutuldu, anlatacak kimsem olmadı; o çocuk büyüdü, düşlerinin yalanına sarıldı; herşey aynı kaldı, göçenler yollarda telef; sol yanım hissiz ve gözlerim görmez, bir ceset; zindan tutanaklarına adım yazıldı, kelepçesiz günüm olmadı; dizimdeki kanama durmadı... olmadı... hikayeler mutlu sona bağlanmadı... olamadı...
ne zaman umut etsem, iyi gideceğini düşlesem, bir kabus suratıma çarptı...
kime anlatsam bu hikaye yarım, beni zaten sen de anlamadın...
ve bildiklerim yanıldıklarıma yetmezken farkındayım:
benim seni sevmeye cesaretim yok...

hava soğuk, cigarayı çektin mi içine, ciğerine varasıya donuyor namussuz! puşt zulası geceler, insan düşünmeden edemiyor... bir de çok feci yenildiyse yakın zaman evvelinde, bir de derinlerindeki boşluklar rüzgar alıyorsa, seni en hain en insafsız pusuya düşürüyor bu geceler... değişmiyor, birşey de öğretmiyor.. kendi kurduğun labirentte peynir kokulu bir zulüm bu... çıkmaya çalışsan da şu bir gerçek ki sen pis bir faresin! ufaksın, öldürülmek üzeresin, özgür değilsin...
uyumaya cesareti olmuyor insanın gece. korkuyor yatağındaki vakitten, korkuyor içine düşeceği kabuslardan insan her gece... ne zaman güzel bir rüyayı düşlese, midesinde tuzlu acı biber yanığı acıtıyor insanın canını...
düşlediklerim kabuslarıma yetmiyor! hesap kitap yaptığım her işlemde hata... neyi sevsem, neye bağlansam, neye müptela olsam; üzüyor beni! acıyor...
anlamıyorsun belki ama, benim seni sevmeye cesaretim yok!
korkuyorum çünkü, ve dizlerim kanıyor... kaçıyorum çünkü gece kovalıyor...
ah bu geceler ve ah bu cesaretim olmayan özgürlük düşlerim... beni bunlar öldürecekler! bunlardan büyük kanser yok beynimin içinde...

acımadı ki...

01 Şubat 2010 Pazartesi

öyle mutluyum, öyle heyecanlıyım ki...
içimde pır pır eden minicik kuşlar, sevgi pıtırcığı oldum! nanet olsun içimdeki mazoşizme!

beşiktaş iyi de gider kötü de... beşiktaş maç da alır maç da verir... iyi şeyler olunca zaferler kazanılınca bi duygu vardır insanda, sarhoşluk gibi; kötü gidince işler, hani kartal yara alınca, sanki bir çocuk sokakta düşmüş de dizini kanatmış gibi ilgilenesim, elinden tutup kaldırasım, "acıdı mı?" diye sorasım gelir... bir şefkat bir ilgi doğar içime... ve bundan ötürü de ayrı bir mutlu olurum...

bugün kötüydü, tarihe kara bir leke olarak geçmeliydi!
"birlikten güç doğar" felsefesiyle birlik olan ve sadece güçlü olup sevdiğinin dizginlerini elinde tutmak için onurunu da şerefini de ayaklar altına alabilecek dernekleri ve taraftar gruplarını gördük.
suyun başına kurulanları gördük, boş testisini (testi) doldurmak için suya yanaşanlar için reçeteyi gördük: yıllarca muhalefet et, rezil etmek için çabala. zamanı gelince biri yaklaşıp sana "birader ver hele testini de dolduralım suyu" diyecek ve karnı en şişkin sen olacaksın! en sağlam sen doyacaksın!
bugün gördük geçirdik birçok şeyi... şimdi ne söylesek ki?
değişim şimdi diyenlerin eski tas eski hamam olduklarını gördük! açılan her sandıktan sonra "zaten bunlar divan zaten bunlar şu dernek bu dernek şu kesim bu grup" lafları işitildikçe beşiktaşın başkanını seçen demokrasi içinde satın alınıp da ederi görülmeyen oyların nasıl kolayca tespit edilebileceğini gördük!

sayın başkanın makamını korumasını istememizin sebebi borçlandırması değildi, beşiktaşın itibarını zedelemiş olmasıydı. sonrasında değişim zamanı diyen kişilerin yetersiz olduğunu da dile getirdik...
olmadı, olmaz da...
şu sürünceme hep yaşandı ve dile getirdik:
beşiktaş taraftarın mı
beşiktaş sevenlerinin mi
beşiktaş kongrenin mi
beşiktaş yönetim kurulunun mu
beşiktaş başkanın mı
beşiktaş başkanın babasının mı?
kimin lan bu beşiktaş?
anladık kiminmiş... anladık ki bizim değilmiş!

yaralanmış bugün kartalım, daha doğrusu yaralıymış ve kangren olmuş kanatları da bugün tüylerinin üzerine yağmur düşünce gözümüze çarpmış...
şimdi içimde bir ilgi, bir şevkat...
ve aklımda zeki demirkubuzun sözleri:

"oglum bekir dedim kendi kendime. yolu yok çekeceksin, isyan etmenin faydasi yok. kaderin böyle. yol belli. eg basini usul usul yürü simdi."

eğiyorum başımı, bildiğim tek yol beşiktaşı desteklemek beşiktaşla ilgilenmek, ve usul usul yürüyeceğim şimdi!

sen benim değerli sevdiğim; umutlarım gibi, hayallerim gibi güçlü olacaksın özgür olacaksın! ve bizimle, yani sevenlerinle birlikte olacaksın! isyan ettim ama faydası yok kartalım, kaderimizde elbet özgürlük olacak ama zaman var daha... yolum belli kartalım, eğip başımı usul usul yürüyeceğim gölgende...
iyi olacaksın, kanatlarını açıp göklere süzüleceksin, sana zincir vuranlardan kurtulacaksın, özgür olacaksın...
biraz sabır küçük çocuk, biraz sabır... ama unutma: "Allah'ın koyduğu yerde KARTALLAR DAİMA YALNIZDIR"

küçük çocuk; dizin acıdı mı?

dib not: şu kongreler de olmasa akatları bilen eden olmayacak... bi dahaki kongre lütfen sebada ve akatlarda aynı anda yapılsın. veya köyden gelenler sebada kalsın da yönetim kurulu üyelerimiz de seba salonumuzun yerini öğrensinler... lütfen lütfen lütfen...

ankarada aşık olmak zor iki gözüm

30 Ocak 2010 Cumartesi

yarın şafak vakti düşlerimiz de bitecek...
geceden kuru gıdaları ve hafif yükleri yanımıza aldık. 4 saat yol aldıktan sonra rüzgarı daha az alan bir yerde konakladık. şimdi muharebe alanına birkaç saatlik uzaklıktayız. çadırlarımız yağmur alıyor. rüzgar kuzeyden ve sert. bizlerin çarıkları ince. üşüyoruz...
sabah saatlerinde birkaç saatlik uykudan sonra taaruza geçeceğiz. çetin olan mevsim koşullarının yanı sıra çetin olan düşmanı da yenmemiz söylendi bize. hepimizin gözlerinden yaş değil korku akıyor. ölmeye hazırız belki ama sevdiklerimizden ayrılmaya?...
düşman dişli. düşman cehalet, düşman para... haftalardır tahıl çorbası içen bizler için onların sefası imrendirici ve karşımızdaki en büyük kırıcı...
görün işte, yiğit muhtaç oluyor kuru soğana! bilmem çağlasam mı ağlamasam mı? dura dura bir sel oluyoruz erenler! daha da vurmasınlar artık, öldük biz...

yarına yarınlara dair ümitlerimi yastığımın altına sakladım. benim ekonomi anlayışım budur! mevzu yastık altına saklamakta değil, umutları hiç etmekte...
al birini vur ötekine, iki başkanımız var ve bizim tek diyebildiğimiz "kim gelirse gelsin adam gibi gelsin..." adamlığa öyle muhtacız ki...

şu yazı kadar kötüsü bu kalemden çıkmadı, inşallah da çıkmaz! kafada bin tilki var, söyleyebileceklerim var, söylememem gerekenler var. ve ben adamadama gibi bunları süzemiyorum maalesef, veya asikartal gibi geçemiyorum üzerinden. isyanlarım yok veya huşu içerisinde uyuttuğum düşlerim ve sivrilen dillerim... kör topal en çok da aksak...

savaş büyük yangın sarmış ve gökyüzü akıyor tepemize. gündüz bir gölge alan yok gece hafif bir ılıklık yok... yok ulan yok!
parayı veren düdüğe el uzatmış, hangisi çalsa düdüğü biliyoruz ki bu ikinci yarının başlangıcı olacak. bilenen bıçaklar para iken ve düşman sathının en önünde iken cehalet de akıncıları oynuyor bu tiyatroda.
parayla satılmış ruhlar, otellerde konaklayıp oyunu kulağına fısıldanan isme verecek olan insanlar, köylülerimiz...

kim derdini açsa şu seçim zamanlarında, derneklere dil uzatmadan geçemiyor. derneklerin mantığı kimseden farklı değil: "birlikten kuvvet doğar" bu mantık tribün gruplarında da var ki? tribün de temiz değil...

ah! duvarların dili olsa... bir duvar olsam... dibime biri çömelse, bir sigara yaksa... sonra diğeri sonra başkası... o da ne? is mi tuttum ben? hani temizdim ben?...

her insan kirlenir, bilerek isteyerek veya farkında olmadan. ama bazıları öyle kirlidir ki daha da kir tutamazlar! bilerek kirlendi, isteyerek veya farkında bile olmadı, ama demirören öyle bir kirlendi ki, dahası olamaz! işte bu yüzden yeter idi... ama bugünki mali kongre sonrası anladık ki, daha da kirlenip kirlenemeyeceğini göreceğiz ilerleyen günlerde...

demirörene dil uzatma kolay, kırdığı cevizler dağlarla yarışır da, aksu çok mu temiz sanki?... söyletmeyin beni...

yıllarca demiröreni kantarın en ağır topuzuyla hırpalaynlar şimdi onun listesinde veya gelecek planları içerisinde...

şimdi ben desem ki herkes kendi derdinde, aslında doğru yok çünkü yanlış da yok, acaba güvenilen dağlara yağan karları da, ne olduğunu bildiğimiz tepelerdeki sisleri de eritir ve dağıtır mı acaba? "there is no spoon" değil kastettiğim. daha çok "herkes aynı bokun soyu"

söylenecek çok fazla şey var da, bugün ayrı bir dert düştü şimdi akşam saatlerinde...
bu yazıya başlarken hentbol maçı başladı sebada. gidemiyorum. uzaktayım. deplasmanda dersiniz soran olursa. yemişim kongresini! midem bulanmış...

beni asıl üzen hentbola gidememek. ya da kapı ardına kapı mekanizmasıyla, bir acıyı diğeriyle bastırıyorum, bilemem...

fuzuli bir ankara yalnızlığı bendeki...
ankarada sensiz olmak zor iki gözüm, ankarada aşık olmak zor iki gözüm!...

bil ki iki gözüm, kuşlar da gider! yarına kalsın şarkılar, sen umut biriktir, ben yastığımın altındakilerle destek çıkarım sana sevdiğim! herşey çok güzel olacak demiyorum, bekleyip görelim diyorum...
bir de etimizden parça kopsun istiyorum. bir delikanlı da gelsin açık açık derdi neyse söyleyip kafamıza sıksın ve gitsin istiyorum...
ama sen dur, sen umutlarını katık et yastığının altında sakla ben gibi. sen büyüksün, ölemezsin...
sen baba parasıyla alınan oyuncak değil, sen evlada miras bırakılacak bir servetsin! gün gelir, alır başımızı gideriz hepimiz, kuşlar da gider...
sen dur kartalım, az daha sabır...

Söylesem tesiri yok..

Uzundur yazamıyorum. Ne kalem ne kağıt ne de kelimeler yetiyor hissettiklerimi aktarmaya. O kadar yoğun bir karmaşaya iteledi ki olanlar beni; ne olup biteni özetleyecek; buradan, bu sayfadan, duyuracak gücüm kaldı ne de maçta avazım çıktığı kadar bağıracak.

Siyahla beyazın ortasında kaldım. Ne gözümü karartıp siyah olabiliyorum ne de istediğim kadar beyaz.. Gri olmayı aklıma bile sokmazken ortada kalmışlığın getirdiği acizlikle grinin savunucusu olmuşum sanırım. Her şeye bir bahane bulur olmuşum farkına varmadan: yazmamaya, bağırmamaya, gitmemeye, konuşmamaya, susmamaya…

Beklediğim çare ne o konuda hiçbir fikrim yok aslında. Tek bildiğim kongrenin çare olmadığı.. Beşiktaş’ın sahibi olarak gösterilen 22000 üyenin vereceği karara ne güvenim var ne de saygım. Nedeniyse aşikar ve ben buradan bir kez daha 22000 üyenin yüzde kaçının Beşiktaşlı olduğu konusuna değinmeyeceğim bile. Herkesin bildiği bu gerçeği sanırım bir tek yıldırım demirören ve arkadaşları bilmiyor ya da bilmek istemiyor ki Beşiktaş’ı belirli bir zümreye mal etme çabası içerisine giriyorlar.

Ve bizler her zaman ki gibi susuyoruz. Merak ettiğim tek şey bu suskunluk ne zaman bitecek. Stadımız yılkınca? Yıkıldıktan sonra yerine yenisi yapılamayınca? Başka bir “semte” otobüslerle takımımızı desteklemeye gidince? Gruplar hainde tribünden sürülünce? ...

Biraz düşünsek biraz çabalasak, okusak, yazsak, konuşsak çözülür çözülmesine de bunları yapacak zamanımız mı kalmıyor geçmişle övünmekten?

Adamadama'nın söylediği gibi bu defa ah vah dememek için bir şeyler yapmak gerekmez mi?

Bir şeylerin değişmeyeceğini de biliyorum aslında, bu sitem bu yazılar boşa ama yine de sönmüyor içimdeki yangın:

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.”

Var sen düşün gerisini..

ve 31 Ocak 2010 pazar, bu defa ah vah dememek için...



Nice pazarları gördük, okuduk ve en önemlisi yaşadık onları...

O pazarların sonrası, belki de şimdiki sorunlarının başlangıcı oluyor ve ortaya bir sistem çıkıyordu...
Rüzgar nereden eserse orası gösterilecekti...
Ve bu sistemi memnun etmek adına bir kısım populistlikler yapılacaktı...
Herkes politik oynamaya başlayacaktı, bilmeyenler de en kısa zamanda ögrenecekti, ortamlar kollanacaktı, karda yürünüp iz belli edilmeyecekti...
Her soğuk pazar günlerinde ve bağışıklık sistemi zayıfladığında ortaya çıkacaklardı ve enfeksiyon yapılacaktı...
Kralın çıplak olduğunu kimse söylemeyecekti ve yeri geldiginde ne pahasına olursa olsun söyletilmeyecekti...
Herkesin deve kuşu gibi kafasını kuma gömmesi istenecekti ve herkes gömecekti, gömmeyenlerin kafası alınacaktı belki de...
Eleştirmek olmayacaktı çünkü eleştirilmeyi hazmetmek zor geliyordu...
Gerekirse muhalefet bile içeri alınacaktı, gerçi bir muhalefet yoktu ama yine de muhalefetsiz kalınacaktı...
Olmayan muhalefet içeri alınamazsa eğer büyük borç altına girilecekti ve böylece başka kimse elini taşın altına sokmayacaktı.
Olur da bu ateşten gömleği giyecek olan çıkarsa da çamur atılacaktı, tutmasa da izi kalsa yeterdi...
(Güzel ülkemde çamur atmaktan kolay ne vardı ki zaten, birşeyin sonuna cu-cü ekle işte bitti. örn. Ferrariciler, Ernstciler, Delgadocular, Bobocular, Nobreciler hatta Uğur İncemancılar ve korkarım yakında Tümerciler bile çıkabilir)


Şimdi öyle bir pazar geldiki, daha önce dedigimiz gibi cehennemden önce son çıkış...

Yeni bir pazar günü bekleniyor daha öncekilerden farklı gibi gözüken, sonucu benzer olacak gibi hissedilse de...
Ve bu pazar günü, daha önce hiç olmadığı kadar çok fazla önemli...

O kadar çok önemli ki, bizi biz yapan değerler kadar...
Baba Hakkı 1 yaşında iken ailesinin İstanbul'da Beşiktaş semtine yerleşmesi kadar,
Baba Hakkı'nın oynadıgı 439 maç kadar,
Şeref Görkey'in 16 yaşında Beşiktaş kapısından içeri attıgı adımı kadar,
Süleyman Seba'nın Şeref Bey stadında attıgı ilk gol kadar,
Süleyman Seba'nın kulüp binasından içeri girdigi ilk gün kadar,
Süleyman Seba'nın BAŞKAN seçildigi ilk gün kadar,
önemli...

bir saatin kıymetini sevgilisini ugurlamak uzere peronda oturan bilir...
bir dakikanin kıymetini ucagini kaciran bilir...
bir saniyenin kıymetini olumden son anda kurtulan bilir...
bir salisenin kıymetini gumus madalya alan bilir...
bir oyun kıymetini Vefa Küçük bilir...
bir pazar gününün kıymetini ise BEŞİKTAŞ'lı olan bilir...

Artık bu pazar gününü boşa harcamayalım, bu defa yüreğimiz burkulmasın, bari bunu yemeyelim...
Kaybetmeyelim bir pazar gününü daha...
Teller düşmüş, yere değmiş zaten, üzerine su döküp sigortalar attırmalısın.

Eski pazar günlerinde mis gibi bir banyonun sonrasında uyumak için yastıga başımızı koydugumuzdaki rahatlık gibi, 31 ocak pazar günü Akatlar'da olan herkes pazar akşamı yatağında vicdanı rahat bir şekilde uyusun...

Yok daha da, yanlış yapanın yanına yine kâr kalırsa,
ÖMER Hayyam ın dedigi gibi (''Dünyada akla değer veren yok madem, Aklı az olanın parası çok madem, Getir şu şarabı, alın aklımızı: Belki böyle beğenir bizi el alem!'') yaparız biz de herhalde...

Sevgin, güzel günlere hasret beklerken bile ayrı güzel...




Çok Sevdik Be Abi...


ah şu pazar günleri - 2

1998 yılının 29 Mart'ında yine o pazarların birisi Akatlarda...

Süleyman Seba bir ay önceki Mali Kongrede son kez aday olacağını ve oylara talip olduğunu açıklamıştı. Aralıksız 14 yıldır başkanlık görevini yürüten Süleyman Seba listesini Hasan Arat, Emin Önal, Affan Keçeci, Fahrettin Curoğlu, Cenk Koray, Murat Çelik gibi bazı isimlerle oluşturmuştu...
Süleyman Seba'nın karşısında ise Beşiktaş Değişim ve Genişleme Grubu, yeni başkan adayı olarak eski yöneticilerden İhsan Kalkavan'ı çıkarıyordu. Liste ise Nevzat Demir, Cemil Kazancı, Turgay Ciner, Zafer Yıldırım, Ahmet Hamoğlu, Behçet Ümitlen, Kenan Öner gibi bazı isimlerden oluşmuştu...
Ve O pazar akşamında Süleyman Seba yaklaşık 2500 oy ile 8. kez Beşiktaş Kulübü Başkanlığına seçiliyordu. Belkide Rahmetli Vedat Kaptan'ın dedigi gibi, Ateşten gömlek giyiyordu.





2000 yılının 26 Mart'ında yine o pazarlardan birisi Akatlarda...

Serdar Bilgili, Hasan Arat, Nevzat Demir ve Mehmet Kazancı gibi isimler başkan adayı olduklarını açıklamışlardı.
Süleyman Seba ise seçimler öncesinde ''Bir tek oyum var, o da Hasan Arat'a" demiş ve gönlünden geçen başkanı işaret etmişti...
Kongre sonucunda Serdar Bilgili 2 bin 549, Hasan Arat 2 bin 327, Nevzat Demir 762, Mehmet Kazancı ise 452 oy aldı.
En yakın rakibi Hasan Arat'a 222 oy fark atan Serdar Bilgili seçiliyordu. Listesinde ise; Hüsnü Güreli, Ahmet Hamoğlu, Mete Düren, İbrahim Altınsay, Erol Kaynar, Yıldırım Demirören gibi bazı isimler vardı.
Kongrede bir ilginç olay ise, Nevzat Demir'in oy kullandığı 6 numaralı sandıkta, kendisine hiç oy çıkmaması olmuştu.





2004 yılının 30 Mayıs'ın yine o pazarlardan birisi bu defa Abdi İpekçi'deyiz...

Bu defa Olağanüstü bir kongre...

Oy kullanma hakkına sahip 10 bin 526 üyeden, toplam 6 bin 940'ının salona gelerek oy kullandığı açıklananan kongrede Yıldırım Demirören 3 bin 272 oyla seçiliyordu. Diğer adaylardan en yakını ise 3 bin 110 oy ile Fikret Orman olmuştu.
Seçimi kazanan Yıldırım Demirören'in listesinde ise, Murat Aksu, Kıvanç Oktay, Kemal Gencer, Can Akın Çağlar, Süleyman Eren, Sinan Vardar, Reha Muhtar, Bülent Deriş, İlhan Durusoy, Kenan Öner gibi isimler vardı...
Fikret Orman’ın listesinde ise, daha önceleri yöneticilik yapmış birçok isim yer alıyordu. Ve Serdar Bilgili ile çalışan Muzaffer Nasıroğlu, Deniz Atalay, Erol Obdan, Burhan Enuştekin, Hüseyin Mican gibi isimler vardı...

Seçimi kazanan Yıldırım Demirören'in açıklamaları şöyleydi:
''Beşiktaş’ımız bir ya da birkaç kişinin arzusuna göre yönetilemez. Tüm dünyadaki Türklerin keyifle izleyeceği dünya takımı Beşiktaş’ı yaratmak idealimizdir. En acil ve en büyük projemiz, şampiyonluğu hemen gerçekleştirmektir.
Diğer branşlarda da şampiyonluk için gerekli çalışmalar yapılacaktır.
Altyapıdan A takıma oyuncu kazandıracağız. Beşiktaş’ımızın hakkını her şart ve ortamda korumak en önemli ilkemiz olacaktır.''





2007 yılının Ocak 28'inde yine o pazarlardan birisi tekrar Akatlar'dayız...

Bu defa tek 1 (yazıyla: bir) 1 adet aday, Yıldırım Demirören var!!!
2 bin 924 oydan 2 bin 491'ini alarak yeniden seçiliyordu. Yani hemen hemen şu anki mevcut yönetim oluşuyordu.



ve...
Yıl 2010...
Yine bir pazar günü...
Akatlar'dayız...


...
!!!

ah şu pazar günleri

29 Ocak 2010 Cuma

O pazarlar ki; yıkanmış önlüklerin ütü kokusu, Cenk Koray'ın Telekutusu, Bizimkiler dizisinin bitmeyen vasatlığının hükümdarlığı ve son ana bırakılmış ödevlerin karın ağrısıydı.
Yine o pazarların akşamlarında büyük bir enejinin ve coşkunun ağır ağır sönüşü olurdu...

O pazarlar ki; kaderlerini hep hava durumu belirlerdi...
Bu yüzden uyanır uyanmaz havaya bakar o günü nasıl geçirecegimizi düşünürdük. Güzel bir hava varsa dışarı çıkmak kolay olur ve birbirine dolanan uçurtmalar çözülür, mangal hazırlanır pikniklere gidilir ve bolca terlenirdi ne de olsa akşam mis gibi banyo yapılacaktı..


Çok özlediğimiz o pazarlardan artık kalmadı... Büyüdük belki de..
Şimdiki pazarların nasıl geçeceğine kendimiz karar veremiyoruz.. Hava güzel olsa da 9 aylık oynamak, pikniğe gitmek yada uçurtma uçurmak ile ilgili olmuyor olamıyor..

Çocuklugumuzda da olurdu bazen böyle, mesela; tam maça başlayacakken ya da maçın en güzel anından top patlardı ya da top bir yere kaçardı ya da mahallenin büyükleri gelir topu alırdı.
Sonrasında bazen yeni bir top alınırdı yada üzgün bir şekilde eve dönülürdü...



Kimi zaman hayatımız Beşiktaş kimi zaman da Beşiktaşımız hayat oldugundan, o pazarlarda da illa ki Beşiktaş olurdu...


O pazarlarda; yıkanmış önlüklerin ıslaklıgı gibi olurduk Dolmabahçe yollarında,
S.Seba'da darbukayı borazan olarak kullanma girişimlerine şahit olunurdu...
Ve 9 aylık oynanan, uçurtma uçurulan, Piknik yapılan pazarların sonunda oldugu gibi büyük bir enerjinin ve coşkunun ağır ağır sönüşü olurdu...

O pazarlarda; hava durumları çocuklugumuzda oldugu gibi Beşiktaş'ımızla ilgili planlarımızı da etkilerdi...
Akatlar'daki ve özellikle bir defasında Abdi İpekci'deki pazar...
Dışarda kar mı yagar yoksa yagmur mu yağar ya da güneşli bir gün mü olur bilinmez ama içerideki hava Beşiktaş'ın gelecekteki durumunu ilgilendirirdi bu bahsettigim pazar günlerinde...

Çünkü; Siyah-Beyaz Uçurtmalar, Akatlar'daki bazı pazar günleri ve özellikle en çok Abdi İpekci'deki o pazar günü tellere takıldı.
Mahallenin büyükleri en çok bu iki yerde geçirilen pazar günlerinde topları aldılar.
Toplarımız hep bu pazar günlerinde patladı ya da kayboldu...

ve şimdi yine benzer pazarlardan birisi daha geliyor ve yine Akatlar'da...

Bakalım uçurtmalarımız ne kadar tellere takılacak... Gerçi tellere takılsa da artık büyüdük herhalde, kolay kolay tellere takılmaz, koruruz var gücümüzle tutarız sıkı sıkı...
Hem büyümüşken artık mahallenin büyükleri toplarımızı da alamazlar herhalde, yani alacak olsalar da hemen vermeyiz belki...
Yanlış yapanın yanına kâr kaldığı bir anlayış içinde olmadığımızdan, hatta eski aldıkları toplarımız için bir de güzel ders veririz onlara, daha da bizim mahalleye gelemezler...

Ve olur da daha önceki pazar günleri, karda yürüyüp de izini belli etmeyenlerin izini de bulursak ne mutlu bize...
Umut işte...
Herzaman ki gibi yine umut taktık uçurtmalarımızın ucuna, uçarsa ne mutlu bize ne mutlu Beşiktaşlıyım diyene... çünkü vazgeçemiyoruz ne düşlerden ne de umudun adı olan BEŞİKTAŞ'tan!

Gidenler de Gelirler Birgün

27 Ocak 2010 Çarşamba

Gelenler varmış uzaklardan,bir köyde yaşayan,Beşiktaş'ı gazete sayfalarından başka sadece aidatlarını ödeyenler aldıysa eğer paralı decoderlarda görebilen.Bir de adam varmış onları sahip sanan ve bu yüzden uğruna secdeye yatan,geldiklerinde önüne kırmızı halı seren,5 yıldızlı otellerin en kral odalarında ağırlayan,aman sahibin ayağındaki çarıklara çamur bulaşmasın diye Pazar günü,Akatlar'da ki kongreye İstanbul'un merkezlerinden servis kaldıran.

Gidenler var birde bu sevdaya dair.Akatlar'a,Seba'ya,İnönü'ye,en ucra köşelerde ki deplasmanlara maç seçmeden,kar,kış,yağmur,çamur demeden.Beşiktaş'ı gerçek olarak,renkli basının yazdığından farklı,kendi gözüyle gören.Bu yozlaşmış sistemde azcık eline para geçtiyse kongre üyesi olabilen,her yıl aidatını harçlığından,sigara parasından,belki işe,okula giderken çift vesait gittiği yere ilk vasıtasını tabanvay olarak giderek arttırdığı parasıyla ödeyen.Gelenleri sahip bilen adam vardı ya,değersiz görmüş,yeri gelmiş saymış sövmüş mabedin en orta yerinden,dövdürtmüş beş para etmeyen çapulculara,sevdanın peşinden gidenleri.

İşte biz hep giden olduk,arkamıza bakmadan,hesapsızca,önümüzdeki Beşiktaş armasına varabilmek için.Hiç bir zaman değerimiz olmadı,Akatlar'a servisle gidebilecek kadar.Otellerde ağırlanmakta bize göre değil zaten,deplasmana giderken yanındakinin omzuna koyarsın kafanı arabanın koridorunda ''YETER'' zaten o bize.Varsın kalkmasın Akatlar'a servis,yürürüz biz o yolu ama sen seçildikten sonra Akatlar'da oynayan her takım bir darbe aldığında,biz vururuz o zaman sana darbeyi haberin olsun.