Kazanan takım olmak mı daha iyidir, yoksa kaybetse dahi sahada karakteri ile var olabilen mi?
Senelerden beri eleştirirler, Lucescu iki takımıda şampiyon yapmıştır. Ancak korkar oynamakla suçlanmıştır.
Daum, geçen sene son anda şampiyonluğu kaybederken, skoru korumaya yönelik oynattığı için bütün sezon eleştirmiştir.
Tigana hep 1-0’lık skorların hocasıydı.
Ertuğrul ise Lucescu gibi korkar, karakterli top oynatamayan.
Hep eleştirildiler, kazansalar dahi.
Nitekim sonunda hep kovuldular, şampiyon olsalarda…
Anadolu takımlarına yıllardan beri denmedik şey bırakılmadı. Vasat, sadece defans yapan, oynatmayan. İyi futbol istenildi, sayfalarca yazılar yazıldı.
Sonra Schuster geldi. Kaybetsek bile, sahada hep kazanmak isteyen takım olmalı, bunun için çalışıcağız denildi. Yeri geldi kazandı veya kaybetti. Ancak senelerden beri yazılanları söyleyince, Türk futbolu aslında hiçte o kadar kötü değildi. Schuster yanlış biliyordu. Zaten Konya bütün maç atak üstüne atak yapmış, Beşiktaş’ı bunaltmış, hep gol atmayı düşünmüştü!!
Ama Beşiktaş, Gençlerbirliği maçını kazanırken iyi oynamamıştı. Pozitif futbol oynamalıydı, birilerine göre. Ancak bir sonraki hafta o birileri, Ziya Doğan’nı “ taktik zekası” nı, Konya’nın oynadığı o muhteşem futbolun hakkını vermişlerdi!!
Aslında haksız Schuster, Türkiye’de futbol adına her şey çok iyi. Onun için, geçen yılın Süper Lig şampiyonu Bursaspor daha gol bile atamadı Şampiyonlar Ligi’nde, Galatasaray, Fenerbahçe saçma sapan takımlara bu yzüden elendi. Milli Takım’ın istikrarlı olamaması hep bu yüzdendi zaten. Türkiye’de takımların oynadığı muhteşem futboldan kaynaklıydı.
Yıllardır söylediklerinizi, Schuster söyleyince mi rahatsız oldunuz? Nereden vurursanız, vurun yemiyor mu karşınızda ki? Lucescu, Tigana, Daum, Ertuğrul, Del Bosque, Löw, Aragones, Schuster, Rijkaard anlamıyor mu futboldan? Peki siz ne kadar anlıyorsunuz, gazetecilikten, adam olmaktan? Siz futbolu sonra tartışınız efendim, ondan önce kendinizle alakalı halletmeniz gereken daha önemli şeyler var.
Peki ya siz?
Gönderen ea_mvp zaman: 17:35 0 yorum
Etiketler: ea_mvp, spor ahlakı
çek bir tabure dalikanlı
"çek bir tabure delikanlı..." diye başladı söze...
yorgundu ihtiyar, soluklarında kırıklar vardı, saçları beyaza çalmıştı, sırtında sade kahve renginde mont, içinde kolsuz siyah deri yelek, ağzında ya hiç yanmamış ya da hiç sönmemiş sarma, gözleri uzak ve kulaklarında uçsuz bucaksız delikler... sırtı gergin, karnı içerde, ama efelik var serde, işte bu yüzden sağ omuz hafif yukarda asılı...
mevsim yeni değişiyordu, ve herkes gibi genç adam da hazırlıksızdı buna. hafif çiselemişti yağmur, yerlerde ağır ve yüzeysel su birikintileri. deniz şımarık, gemiler geçtikçe bir dalgayla selam verirler kıyıya. güneş kendini özletecek ve bir müddet geceleri yolumuzu kutup yıldızıyla değil rüzgarla bulacaktık.
bu kıyıya çok dalga vurmuştu. kuşlar eksik olmazlardı, aman olmasınlardı. kimi zaman neşeli sevenler, kimi zaman hüzünle sevişenler; bazen yalnız sigaralılar, bazen ellerinde tespihlerle namazdan kaçanlar; şimdi bir küçük çocuk varsa okulundan kaygılı, birazdan bir emekli çift ayak basardı iskele yanındaki bu küçük parka.
bunları anlatarak başladı ihtiyar sözlerine. tabure bulundu, gencin kıçı hasıra değdi. devam etti ihtiyar anlatmaya:
kuşlara ekmek atmak vefasızlıkmış, çünkü avcıyı tembelleştirirmişsin böylece. veya balığı zamanında tutmak gerekirmiş, yoksa yeni sürümünü göremezmişsin. bir çocuğa her gece masal anlatılmazmış, bir gece boyunca her masal anlatılmazmış; fazla muhabbetin tez ayrılık getirdiği gibi, çocukları düşlerinden edermiş fazla dozda masal. yokuşu yürürken yavaşlamamalıymış insan, hızlanmamalıymış; yokuş dediğin suyun aktığının tersi, bir sabitlik halini bari yürüyüşte muhafaza etmeliymiş; yorarmış yoksa, soluksuz bırakırmış, terini alırmış. yiyip içmişliğin olmayan adama ciddiyetle, mazin olan adama gülerek selam vermeliymişsin. mesela deniz dalgalıyken değil, durgunken tehlikeliymiş, çünkü herkesin sandığının aksine deniz yüzmelik değil yemelikmiş. denizmiş mesela bu şehrin marifetlerine tanık olan, ve her yokuşu kendine çekermiş elbet, öyle vahşi bir cazibe işte... iskele dediğin sancağıyla varmış, başını kıçını buldu mu yürür gidermiş iskele bir dalga sırtı bulup, yüzen bir boruymuş her başı kıçı, iskelesi sancağı belli iskele; ve her iskele illa ki karaya bağlı olmamalıymış. mesela bu park henüz sancağını koparmamış bir iskelenin yanındaymış. ihtiyar görmüş, ihtiyar geçirmiş; ama ne gördü ne bildiyse, bir sevda masalından güzelini ve bir vefadan kıymetlisini görmemiş hiç. ömrü yollarda geçmiş ihtiyarın. kuş bulmuş kanatlanmış, iskele bulmuş koparmış, taban bulmuş tepmiş... öyle gitmiş ihtiyar, bir türlü varamamış...
lüks gemiler gelmeden önce saygılıymış insanlar. gemilerin suçu değilmiş ama bu, sadece yanlış zamanda bulmuşlar gemiler bu kıyıyı... ah o eski zamanlarda bulsalarmış, şöyle insanların cefakar, vefa sahibi ve sevebilen insanlar olduğu zamanlarda burda olsalarmış, değermiş bu yüzüşlere, bu dalgayla yaşanan harplere...
zamanla değişmiş insanlar, bir deccal doğunca kopmamış kıyamet, yavaş yavaş çökmüş ruhlara... sevinmeyi bilmiş insanlar, ve üzülmekten kaçmışlar. ama acılarmış adam eden adamı... şimdilerde yolda bir çocuk düştüğünde elinden tutan olmuyormuş, haliyle çocuk ayağa dikildiğinde daha bir tedirgin yürüyormuş; yani düşe kalka yürümeyi öğrenmek kalmamış artık sokaklardaki sümüklü bebelerde; ve düşene bir tane bile dost bulunamamış senelerce...
sitemkarmış ihtiyar... insanlara sitemi varmış, gemilere, iskelelere, kuşlara, balıklara, zamana sitemleri varmış... dilinde tatlı küfürler ama çok sert sitemler varmış... hep yürümüş ihtiyar, çok zaman yürümüş... durmuş şimdi, bu taburede, bu iskelede, bu dalgalara karşı, bu kuşların kanatlarının gölgesinde, bu mevsimde, bu yelekle durmuş ihtiyar... ve kulağında yedi mevsimin dört bucağın deliği... bekliyormuş ihtiyar, bir ses bekliyormuş, artık üzülmekten korkmayan ve terbiyesi olan insanlar bekliyormuş...
cumartesi günü saat 7 gibi orada olacakmış ihtiyar, kafasında beresiyle...
Gönderen asidiktesir zaman: 05:40 2 yorum
Etiketler: asidiktesir, beşiktaşlılık, sitem, spor ahlakı, toplum
medical park sponsorluğu üzerine fikir düşünce ve eleştiriler
"sponsor" zihniyetini bazı kesimlere izah etmem gerekmekte. markalaşmış bir ismin veya kuruluşun sponsor alırken dikkat edeceği hususlar önemlidir. öncelikli olarak sponsor olan firma, sizin firmanızın veya markanızın ismini ve geçmişini lekelememelidir. bazı şirketler ve markalar, size reklam vererek ve veya sponsor olarak sizin kuruluşunuzla özdeşleşebilir. örnek olarak beşiktaş ve beko arasındaki bağlantıya dikkatinizi çekerim. uzun yıllar boyunca beşiktaş formalarında yer alan "beko" isimli markanın olumsuz icraatları beşiktaş jimnastik kulubune de inanılmaz zararlar verebilecekti.
bazı kesimler maalesef sponsoru bir "hediye" olarak görmekteler. sponsor firmalar hiçbir zaman bağış veya hediyelerde bulunmazlar. çeşitli iletişim araçlarından birisi olan sponsorluğa yönelen firmaların maksatları bağışta veya yardımda bulunmak, sempatik geldiği için bir kuruluşa hibe usulü para aktarmak değil; çağımızın en büyük gücü olan "marka" konusunda hamleler yapmak ve kendi markalarını, sponsor oldukları markalar aracılığıyla hafızalara kazıyarak reklam yapmak, iletişim kurmaktır.
konu, beşiktaş inönü stadının isim haklarının satılması, sponsor firmaya isim hakkının satılması ise, bununla ilgili bir örneği ele alabiliriz. galatasaray spor kulübünün yeni yapılan stadının isim hakları "türk telekom" isimli özel bir şirkete satılmıştır. veya futbol federasyonunun en üst düzey liginin ismi yine birkaç defa satılmıştır. bir diğer örnek futbol federasyonu tarafından düzenlenen "türkiye kupası" organizasyonudur.
galatasaray spor kulübünü, futbol federasyonunu veya diğer firma kurum kuruluş ve markaları korumak gibi bir gayem olmadığından ötürü, ve bunu kaygı etmediğimden dolayı bu konularda yorum yapacak değilim. ancak bir beşiktaş taraftar olarak takımımın maçlarını oynayacağı stadın ismiyle ilgili yorum ve eleştiri hakkına sahibim? bu eleştirileri de "yemen ekşioğlu gibi" sponsorluk zihniyetiyle alakasız yollardan, basit duygu sömürüleriyle, insanların ceplerine laflar ederek ve tarih boyunca görülmemiş ve görülemeyecek darlıktaki zihniyetle yapacak veya bertaraf edecek değilim.
mevzu bahis sponsor adayımız söylentilere göre medical park hastaneleri.
bu hastaneleri idare eden yapının merkezindeki kişiler ve icraatları malumumuz veya değil, ecza deposundan yola çıkarak özel hastaneler zinciri kuran başarılı bir iş adamını ve arap bir girişimciyi kınayacak iftiralara boğacak değilim. ancak huzursuzluk duyduğum noktalar var, ve bunlardan bahsetmek istiyorum.
emine erdoğan'ın 'ticari'den öteye geçmediğini ısrarla belirttiği ortaklığından ötürü bir huzursuzluk yaşamıyorum. kendisi karar ve yönetimde bir payı olmadığını belirtmiş bildiğim kadarıyla. yani holdingin veya hastanenin doktorlarını, hizmetlerini, maddi kaynaklarını sorgulayacak değilim, boyumu aşar!
medical park hastaneleri memleketin sağlık politikasında ne kadar söz sahibidir ben asıl bunu merak ediyorum.
özel hastanelerin bazılarının memleketin sağlık sistemini ve en tabi insanı hakkımız olan, devletin en önemli görevlerinden biri olan ücretsiz sağlık hizmetlerinden bizleri aslında mahrum ettiğini düşünüyorum. bunun suçlusu özel sağlık kuruluşları değil, tamamiyle devlet politikalarımız ve memleketimizdeki sağlık meselelerine yönelik ilgi ve alakanın "adam sen de" zihniyetinden öteye gidememiş olmasıdır. bu eleştirim de partilerle hükümetlerle sağlık maliye ile çalışma ve sosyal güvenlik bakanlıkları ile direk olarak alakalı değildir. bahsettiğim şeyler önceki hükümetlerden beri süregelmiş olan politikalar oldukları için bazılarınca son derece mantıksız ve yanlış gelebilir, buna da itirazım yok. ayrıca bu yazıyı okurken siz, eleştirebileceğim konulara katılıyor da olabilirsiniz, bu sizin siyasi görüşünüz olabilir... doktorların zorunlu hizmet adı altında diplomalarına devlet tarafından el konulmasını, muayenehane açma haklarının "tam gün yasası" adıyla ellerinden alınmasını ve böylece zorunlu hizmetini yapmak istemeyen bir doktorun zorunlu olarak özel hastenelerin kucağına düşük ücretler karşısında bırakılıyor oluşlarını, mesleğini icra etmekte olan insanların para kazanıp yaşam kurma mücadelelerini "meleklikle bağdaşmayan hareketler" olarak görüyor olabilirsiniz... veya eczanelerin kar marjının düşürülmesini, ssk'nın kapatılarak aslında devletin tek yönlü kontrolüne değil özel sektörün kontrolüne bırakılmasını, sosyal hukuk devletiyle bağdaşamayan sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası yasasından sonra vatandaşların özel sigorta şirketlerinin kucağına bırakılmasını sevinç ve mutlulukla karşılıyor olabilirsiniz. ancak ben, fikirlerim görüşlerim ve düşüncelerim doğrultusunda bunları yakışıksız, art niyetli olarak görmekteyim. medical park hastanelerinin, hedef ecza deposunun ve hedef alliance holding yönetim kurulu başkanı sayın ethem sancak'ın son dönemlerdeki radikal (olumlu veya olumsuz olması tartışmaya açıktır) değişimlerde, yani devletin sağlık politikalarındaki rolünü merak ediyorum. bu kişisel bir merak veya bir kişiye has bir soru değil tabi ki, sabancı holdingin, abdi ibrahimin veya novartisin, koç holdingin, garanti bankasının ve benzeri, ucu bucağı bir şekilde sigortacılığa, ilaca, sağlık hizmetlerine dayanan herkesin rolleri olup olmadığını merak ediyorum. ancak gördüklerim okuduklarımdan sonra medical park hastanelerinin konumu daha çok ilgimi çekiyor. bu ilgi çekicilik benim nezdimde emine erdoğan'dan ötürü değil, ethem sancak'tan ötürüdür.
peki sorabilirsiniz, memleketin sağlık politikalarına olan şüpheli yaklaşımım ile sponsorluğun ne alakası var ki beşiktaş için bu sponsorluğun son derece zararlı olacağını düşünüyorum? herhangi bir yargı veya hüküm niyetim veya olanağım olmadığı için ilerleyen zamanlarda inönü stadıyla medical park markasının özdeşleşebilmesi ihtimalinden korkuyorum. çünkü memleketin "bence" bozulan sağlık sisteminde "bence" medical park hastanelerinin rolü var. o nedenle bu endişemi anlamamış olan sizlere soruyorum:
yarın birgün, olur da bu endişelerimde haklı olduğum, sağlık politikalarına bu hastaneleri yöneten insanların görevleri kapsamında olmadan müdahil oldukları anlaşılırsa, ve o zaman inönü stadıyla medical park hastanelerinin isimleri özdeşleşmiş ve hafızalara kazınmış olursa, kaç milyon dolarla bu lekeyi beşiktaştan temizleyebileceksiniz?
evet! bu sponsorluğa, bu isim haklarının satılması konusuna benim itirazım var! çünkü bu zihniyetlerle beşiktaş'ın zenginleşmeyip içinin boşaldığını, lekelendiğini düşünüyorum.
bu yazının üzerine 4 veya 5 gün eğildim. sürekli taslak halindeydi ve bir yerleri değişti. ancak bugün yemen ekşioğlunun yazısını okuduktan sonra yazıya son halini vermek istedim. bu bağlamda yemen ekşioğlu'nun yazına yönelik yorumlarımı da aktarmak istiyorum:
Burası neresi? Dolmabahçe Stadı mı, Mithatpaşa Stadı mı, İnönü Stadı mı, Beşiktaş Stadı mı?...
burası beşiktaş inönü stadı, bilmiyor oluşunuza veya soruyor oluşunuza imkan vermediğim için tecahülü arif yaptığınızı varsayıyorum.
Kim rahatsız oluyor? Bu kulübe siyaseti sokmak isteyen bir kesimin ve bu kulübe hiçbir faydası olmayan asalak grubu!
benim bu durumdan son derece rahatsız olmam nasıl oluyor da kulübe siyaset sokmak oluyor ve ne hakla bana asalak damgasını vurduruyor bilmiyorum ancak ben bu medical park konusunda son derece rahatsızım! ve bence kulübe siyaseti sokmak isteyen, bu kulübe hiçbir faydası olmayan asalak gurubu yakıştırması eğer taraftarlara yöneltilecekse, öncelikle kongre öncesi "yeter" diye bağıranların üzerine meydan savaşı yaparcasına saldıranlar ve bu insanlara bilet dağıtılan yöneticilere, bu yöneticilerle olan dirsek temaslarından ötürü ekmeğini kaybetme korkusundan titreyen kalemlere bakılsın lütfen!
Soruyorum şimdi. Quaresma geldi, Schuster geldi, Guti geldi; kısacası şampiyonluklar istiyorsunuz, heyecan istiyorsunuz.
beşiktaş taraftarı birileri geldi birileri gitti diye şampiyonluklar istemez! burası siirt jetpa spor değil! beşiktaş taraftarı siyah beyaz formanın olduğu her branşta her zaman şampiyonluk ister! birileri küstüm oynamıyorum der ve paf takımı sürer sahaya, ama beşiktaş taraftarı onlardan da şampiyonluk ister! en önemlisi de beşiktaş taraftarı gelen yıldızların günü gelince gideceğini iyi bilir ama armasındaki yıldızın hiç gitmeyeceğini çok daha iyi bilir!
Hâlâ 10 sene önceki formalarla geliyorsunuz. Sakın demeyin, “Kardeşim 100 TL vermek kolay mı?”... Sana göre uygun forma da var Kartal Yuvası’nda. Atkı var, şapka var, t-shirt var. O işporta tezgahlarındaki fiyata, hem kalitelisi hem de yasal olanı var!
kulübe katkı sağlamak her beşiktaşlının görevidir. ancak maddi insanların maddi olanaklarını sorgulayarak olayı "gasp"a vardıran zihniyetten de, maddi katkı sağlayarak bununla övünen insanlardan da hiçbir zaman zerre haz etmedim edemedim. şu kadar para aktardım, bak kulübün kasasına şu kadar gömdüm, bak kulübü kendime borçlandırdım, bak şu kadar forma aldım diyen insanları katkı sağlıyor olarak görmedim, tam aksine, zarar verdiklerini ve beşiktaşımı paralarıyla boğduklarını düşündüm. bir taraftarın forma almaması kulübe maddi kayıp sağlar ancak bir başiktaşlının neden forma alınmadığı konusunda insanları eleştirmesi beşiktaşa manevi çok büyük zararlar verir. bu nedenle insanların harcamaları yönlendirilmemeli, sorgulanmamalı, yersiz ve nedensizce eleştirilmemeli. insanlar kartal yuvalarından birşeyler almasın demiyorum, ancak almak istemeyen kişilerin beşiktaşlılığını sorgulayanlara da beşiktaşa zarar verdiklerini, ve bir insanın beşiktaşlılığını sorgulamanın herşeyden öte ayıp olduğunu hatırlatırım!
Hanginiz kulübün sponsorları olan İntercity’den araba kiraladınız? Hanginiz Beşiktaş’ın Avea hattını kullanıyorsunuz? Hanginiz Ülker’in, Cola Turka’nın ürünlerini kullanıyorsunuz? Hanginiz Acıbadem Sigorta’nın imkanlarından faydalanıyorsunuz? Hanginiz Vestel ürünlerini, hanginiz Türk Telekom’u kullanıyorsunuz? Hanginiz Doğuş Holding’in ürünlerini kullanıyorsunuz? Hanginiz çocuğunuza Ülker’in çıkardığı ‘Beşiktaş çikolataları’ndan alıyorsunuz? Eğer bunların hiçbirini yapmıyorsanız, kusura bakmayın ama bazı şeyleri istemeye hakkınız yok!
sponsorluk zihniyeti renklere değil zevklere ve maddi getirilere göredir. inönü stadındaki reklam panoları saadettin saran'a ait diye bunu eleştirmek ne kadar sponsorluk zihniyetine aykırıysa ülker çikolota yapmış neden alınmıyor diye sorgulamak da sponsorluk zihniyetini anlamamış olmaktan dolayıdır. endüstriyel futbol tartışmaları bir yana, bu firmalar bu ürünleri beşiktaş taraftarı alabilsin diye değil, beşiktaş kulübü aracılığıyla kendi reklamlarını yapmak için hazırlamaktalar. yani benim intercity'den araba kiralamamam, avea kullanmamam, acıbademle alakamın olmaması, ülker yerine inatla eti tercih etmem benim beşiktaşlılığımdan birşey kaybettirmez. gerçi burada sorgulanan beşiktaşlılık değil, eleştirmeye hakkım olup olmadığı sanırım? bir beşiktaşlı olarak maddiyattan uzak manevi kaygılar taşımam, daha güzel olmasını istediğim memleketimdeki çirkinlikler üzerine eleştirilerim ve endişelerim; veyahut beşiktaşın manevi değerleri üzerine kendimce birşeyler yazıp çiziyor olmam birilerinin bana tanıyabileceği, hatta ve hatta yemen akşioğlu'nun bana tanıyabileceği bir hak mıdır? burada bahsettiğim ve eleştirdiğim konular maddiyattan ziyade maneviyat üzerinedir. bu bağlamda yemen ekşioğlu'na da aynı tavsiyeyi acizane iletiyorum.
‘Medical Stadyumu’ olması benim için hiç farketmez. Kulübe giren artısı benim için önemli...
bu isim benim için çok farkeder. beşiktaş üzerinden bence görevi olmadığı halde devletin sağlık politikalarında söz hakkı olmaya çalışan, maddi çıkarları için inandığım ve bağlandığım sosyal hukuk devletinin sosyal kısmını zedeleyen bir zihniyeti hoşgöremiyor, kabullenemiyor oluşum "bence" beşiktaş'a zarar vermek niyetiyle değil, beşiktaşı korumak içgüdüsüyle yönelttiğim eleştirilerimde gizlidir.
“Ben Beşiktaşlı’yım” diyenlerin ‘Medical’ projesine karşı çıkmaması lazım!
kesinlikle yanlış bir önerme de olsa "kişisel" bir önerme olduğu için her nasıl ki zihniyetim, kaygılarım tamamen "bence" ise, bu önerme de "bence" yanlış da olsa "yemen ekşioğlu'nca". ancak şiddetle bu önermeye karşı çıktığımı ve zerre katılmadığımı da belirtiyorum!
insanlar medical park sponsorluğuna karşı çıkabilirler, katılabilirler. bunu beşiktaşlılıkla ilişkilendirmek son derece yanlış. kişilerin bireysel kabiliyetleri ölçütünde hür iradeler, hür fikirleri vardır. bizler, fikri hür, vicdanı hür bireyler olarak etiketler yapıştırarak bizleri zorlayan ve fikirlerimizi bu dar kapsamlarla sıkıştıran kişilerle hem fikir olmayabiliriz. bu projeye karşı çıkmak benim kötü bir beşiktaş'lı olduğum manasına gelmez, kendimce birşeyleri işleme tabi tutuyor ve neticesinde aldığım sonuçlarla fikirler üreterek buna göre hareket edebiliyor oluşumu gösterir.
basın topçularının ahlakı
bu nasıl bir terbiyesizliktir, bu nasıl bir ahlaksızlıktır diyerek yazıya başlamak istiyorum. ancak öncesinde belitmem gereken husus iş güç yoğunluğu nedeniyle fazlasıyla uykusuz olmam yüzünden kurmamam gereken cümleler kurabilirim, şimdiden özür dilerim.
neyse... nerde kalmıştık?
bu nasıl bi ahlaksızlıktır, bu nasıl bir terbiyesizliktir?
habertürk internet gazetesinde, "senad ok" imzalı 20.04.2010 tarihli haber şu şekilde:
".....................
Fenerbahçe’nin Brezilyalı stoperi Uğur İnceman’a yaptığı hareketin penaltı olmadığının altını çizerken, “Bobo’nun penaltı atışındaki konsantrasyonunu etkilemek istedim” diye konuştu!
Türkiye son yılların gerilimi en yüksek derbilerinden birini izledi önceki gece... Saracoğlu’nda gol vardı, tekmeler vardı, kırmızı kartlar vardı... Bunlar futbolun içinde olan şeylerdi ama bir hareket vardı ki, maç bitti herkesin aklında kaldı. Kadıköy’de dakikalar 67’yi gösteriyordu, Beşiktaş hızla kontraya çıktı... Bilica’nın ceza alanı içinde Uğur İnceman’a yaptığı hamle, hakem Hüseyin Göçek tarafından ‘kontrolsüz hareket’ olarak yorumlandı. Beşiktaşlılar penaltıyı kutlarken, Bilica hızla ‘beyaz nokta’ya yürüdü. Ayağıyla penaltı noktasını ‘eşeleyen’ Brezilyalı, Bobo atışı gol çeviremeyince ‘maçın adamı’ haline geldi.
‘KASIMPAŞA’YA BAKIYORUZ’
Herkesin konuştuğu Fabio Bilica, 90 dakikasonrası ‘o anı’ HABERTÜRK’e anlattı. Öncelikle hakem Göçek’in kararının hatalı olduğunu ifade eden sambacı, “Bence pozisyon penaltı değildi. Rakip vuruşu çoktan yapmış ve top dışarı çıkmıştı. Hakem penaltı verince şaşırdım. O hareketi ise takımıma avantaj sağlamak için yaptım. Penaltıyı Bobo atacaktı. Onun konsantrasyonunu etkilemek istedim” dedi. Maçın tekrar edileceği iddialarının da kendisini şaşırttığını belirten Bilica noktayı şöyle koydu: Bu maç geride kaldı. Artık sadece Kasımpaşa’yı düşünüyoruz...
daha önce bahsettik, spor ahlakından ve bu ahlak yoksunluğunu başarıyla sergileyen bu topçunun lisansının eline bile verilmemesi, tamamen iptal edilerek spor yaşantısının sonlandırılması gerektiğini söyledik.
neden söyledik? ülkemizde spor ahlakının ve kültürünün seviyesinin durumundan yana kaygılarımız olduğu için, vasıfsız ve ahlaksız topçular kayırıldığı ve magazinel yönü ağır basan bu şahısların hareketlerinin kötü örnekleri olduğunu düşündüğümüz için söyledik. sporcularımız zeki çevik ve aynı zamanda da ahlaklı yetişmeli gerektiği için, yetişmekte olan sporcularımız bu tip ahlaksızlıkları örnek almasın diye bu ve benzeri davranışlar cezalandırılsın istedik.
sonra bir baktık ki ertesi gün ve sonraki gün ve ilerleyen bütün günlerde bu ahlaksızlık, bu terbiyesizlik, bu sorumsuzca ve sportmenlik dışı davranış basın tarafından, bütün basın ve yayın ahlakı magazin olan basın tarafından yaldızlanarak, örnek ve sevimli bir davranışmış gibi gösterilmekte, özendirici biçimlerde servis edilmekte.
tek bir satırda bile bir gazeteci çıkıp da bu hareketi ahlaksızlık olarak değerlendirememekte? ve hatta bu şahıs maçın adamı, yıldızı gibi gösterilerek kaliteli futbolunu bizlere izleten sporcuların adı bile geçmemekte...
maçın adamı bilica öyle mi?
işte türk basınının ve içinde bulunduğu durum....
yazık!
maçın adamı bilica öyle mi?
ahlak dışı hareketlerinden başka maç boyunca futbol namına pek de kayda değer bir şey ortaya koyamayan bilica'yı maçın adamı ilan edebilme cürretini gösteren gazetecilere sormalıyız:
"yolculuk ne zaman? uzak diyarlara, bizim sizi görüp işitemeyeceğimiz ve sizin zihinsel kiriniz içinde insanların gözlerini köreltmeyeceğiniz, cebinizi doldurma kaygısıyla etik değerlerinizden saptığınız müddetçe midemizin bulanmayacağı kadar uzak yerlere, belki öte ülkelere belki öte dünyalara belki de paralel evrenlere doğru yolculuğunuz ne zaman?"
bi gidin artık...
bi gidin........
Gönderen asidiktesir zaman: 11:53 0 yorum
Etiketler: asidiktesir, kınama, spor ahlakı
EDEB ya Hu!
mevzu bahis fenerbahçe maçı akabinde konuşulması gereken bir çok detay içerisinden aklımıza gelenleri yazalım çizelim?
evvela maçtan sonra mustafa denizli'nin istifasını gündeme getirmeyi adet edinmiş kişiler menstrual saçmalıklarına son vermeliler. yok efendim değişiklikler yanlışmışmış, geçmişmiş, ilk 11 böyle mi olurmuşmuş... çok biliyorsun hey maşallah! hatalar alır başını yürür ve sen tek bir doğru bulamazsın eyvallah da, bu tarz ilk 11lerle sezon içerisinde çok büyük galibiyetler alınmadı mı? o halde? bir yanlış mı 5 doğruyu götürecek?
maç öncesinden hareket edersek tam bir yönetim zaafiyeti ve zayıflığıyla karşı karşıya kaldık. bizler halen başkanımız süleyman seba'nın beşiktaşını mumla aradığımızdan, beşiktaşımızın hakemi de rakip futbolcuyu da rakibin taraftarını da yenmesini, fitbolu şerefiyle hakkıyla oynamasını, yeniyorsa şanıyla şerefiyle yenmesini, yeniliyorsa da efendi gibi ama elinden geleni ortaya koyarak yenilmesini istiyoruz. beşiktaş maç da alır maç da verir, ama taviz veremeyeceği değerleri vardır. sen tutup maçtan bir hafta önce bu hakem olmasın şu hakem olmasın, zaten levent kızıl şöyle böyle yapıyor diye zırlarsan seni böyle ince ince doğrarlar ve gündemin maddelerinden biri haline getirirler.
bn de lvnnnt kizl olduu srece ykum ve fnrasynun da brsasynun da karsndym.
ama ben sporcunun zeki çevik ve aynı zamanda ahlaklı olanını seven ulu önderin öğrencisi olarak sporda önce ahlakı aradığım için; levent kızıl, aziz yıldırım gibi spor idarecilerinden ve bilica, belezoğlu gibi sporculardan; zeka çeviklik ve cesaret aradığım için de bazı yüreksiz hakemlerden zerre haz etmem. ben sporun ahlaklı zeka gerektiren ve çeviklik isteyen birşey olduğunu düşündüğüm için beşiktaşlı oldum, bu yüzden en büyük beşiktaşlı atatürktür dedim hep.
uzun lafın kısası, beşiktaşlı yöneticiler de futbolcular da gerekirse hakemi de rakibi de yenebilmeliler.
ancak her zaman itiraz haklarımız ve eleştirme olgunluğumuz mevcuttur. bu yönden sayın denizliyi taktir ediyorum. maçtan önce gereksiz laflar söylemeyip maçtan sonra eleştireceği noktaları ve gözlemleri çekinmeden dile getirebiliyor.
ilk sözümüz hakem kişisi, sn göçek'e:
eyyam kelimesinin maç içerisindeki kullanımına çok güzel bir örnek sergilemiştir bu şahıs. gündelik yaşantısında nasıl bir insandır, nasıl bir karaktere sahiptir vs bunları bilemeyiz ancak dün özellikle gördük ve anladık ki spor ahlakının sahadaki ilk temsilcisi hakem olmalıyken vasıfsız bir hakem bu role soyunduğu zaman işler çığırından çıkabilmektedir. kendisini aldatmak ve yanıltmak için her türlü oyuna tiyatroya ajitasyona ve tabiri caizse çirkefliğe başvuran bazı topçuları (sporcuları değil, futbolcuları değil, topçuları) kaldı ki isim vermemizde de sakınca yoktur, belezoğlu lugano ve bilica bunların başında gelir (burada bir parantez açarak volkan demirel'i çıkartmak isterim, kendisi dün çirkeflikten ziyade keskin sirkelik rolündeydi ve bu kariyerinden başka hiçbir şeye zarar vermemektedir) bazı topçuları gerektiği gibi yönlendiremedi ve beklenen spor ahlakına uygun bir maç yönetimi sergileyemedi.
hakemlerin ağa babası, emir zabiti olan federasyon yetkililerini zaten göreve geldiklerinden bu yana eleştiriyor, sayın kızıl'a güvenmediğimizi ve eski takımı için faaliyetlerinin ve forslarının dışında türk futboluna hiçbir katkısı olmadığını belirtiyoruz. tahminimizce ve acizane gözlemlerimizce, diyarbakırspor olaylarının kahramanı da kendisidir. ayrıca tff'nin karar ve yürütme organlarına güvenimiz olmadığı için, penaltı noktasının tahribatına yönelik yazılı kuralların uygulanmayacağından da son derece eminimiz. (bir önceki girdide wilderness zaten özetlemiş) karar ve yürütme organları işleri kitabına defterine göre uygulasalardı lig şu an bu halde olmazdı, bunun da farkındayız. bu organların ve kurumların görevi ligin kalitesizliğine katkıda bulunmak, aldıkları talimatlar uyarınca ligi ve türk futbolunu şekillendirmektir. ancak onları da anlıyoruz, emir kulu olmak da zor iş vesselam...
bahsi geçmesi gereken en önemli detay, penaltı noktasına yapılan tahribattır. kuralı şöyledir, yazılanı böyledir, yapılması gereken şudur vs vs.. bunların artık hiçbir önemi yok! asıl önemli olan bu terbiyesizliği ve ahlaksızlığı yapan topçunun (bakınız, sporcu değil) bugün gözlemleyebildiğimiz kadarıyla fenerbahçe camiasınca kabullenilebilmiş olması ve camianın bağrına basılabilmesidir. spor ahlakıyla kesinlikle bağdaşamayacak bir hareketi sergilemiştir kendisi. maçın heyecanı ve stresiyle bu tip bir hareketi keskin sirkenin kübüne zarar verdiği gibi yapmak ayrı birşeydir (bugün bazı gazetelerde liverpool manchester utd maçından bir örnek sunuldu ancak bu bağlamda farklıdır o örnek) bu hareketi defalarca tekrarlamak, 4 parmak derinliğinde bir çukur açmak, sonrasında hakeme gidip topun çukura iyice düşürülmesi yönünde itirazlarda bulunmak ayrı birşeydir. sinirle o anki heyecan ve adrenalinle bir adamı çekip vurmak ayrıdır, günlerce bir cinayet planlayıp, sonrasında bir katliam gerçekleştirip, cesetleri imha etmek için bir organizasyonda bulunmak ayrı birşeydir.
bilica topçusunun yaptığı, organize ve pişmanlık duymadığı bu hareketleri kronolojik olarak sıralayalım:
- penaltı pozisyonuna sebebiyet ver
- bu esnada derhal gidip penaltı noktasını kramponon çivileriyle kazı (tek bir hamle değil, 6-7 defa)
- sessizce kenara çekil
- penaltı noktasını hakem düzeltmeye çalışırken ve rakip futbolcu topu düz bir zemine yerleştirmeye çalışırken gidip müdahalede bulunarak topun çukura düşmesini sağla
sonra da bütün bunlar olmamış gibi oyununa devam et.
ayrıca maçı izlerken özellikle dikkat ettim, hakem kartının gösterirken kazmak tekmelemek gibi eylemlerden ötürü değil, penaltıyı gerektiren hareketin gerçekleştiği bölgeyi göstererek sarı kartını çıkarttı (atilla gökçe bütün iyi niyetiyle aksini yaptığı yazmış)
bunun dışında saç çekmeler, kırmak sakatlamak maksatlı hareketler, dirsek atlamak vs zaten maçın gidişatı içerisinde gaaayet normal ve olması gereken şeylermiş gibi algılandığından belezoğlu ve lugano isimli topçulardan detaylıca bahsetmeye gerek yok.
ancak, bilica'nın bu hareketinden sonra, saygı duyduğumuz rakibimiz fenerbahçenin, camiası ve yönetim organlarının kararıyla bilica'yı cezalandırması gerekmekte, beklenmektedir tarafımızca. maçın sonucunu etkileyen bu hareketten sonra federasyonun bilicaya veya kulübüne herhangi bir ceza vermesini beklemiyoruz, dediğimiz gibi, kendilerine zerre güvenimiz bulunmamakta. ancak maçın ve ligin sonucuna tesir etmediği halde spor ahlakına yakışmayan bir hareketinden sonra beşiktaşlı bir sporcuya ceza verilmişti (p nouma) bunu hatırlatırız.
ahlak, saygı ve haysiyet yoksunu bir kişi türk sporunu daha fazla lekelememeli, bu sinsi yılanın başı şimdiden ezilmeli, bilica isimli topçunun lisansı tamamen iptal edilerek futbolu bırakması sağlanmalıdır.
bu spor ahlakı ve rakibine saygı duymaktan yoksun, bütün çirkeflikleri yapabilen ve bunları organize bir şekilde eyleme döken, üstelik bunun benzerlerini maç boyunca defalarca yerine getiren (sakatlama maksatlı hareketleri de oldu bu kişinin) bu tip vasıfsız bir topçuyu nasıl olup da ezeli rakibimiz olan fenerbahçe camiası taraftarı ve yönetiminin bugün halen bağırlarına basabildiklerine şaşıyorum doğrusu...
bu kişiliksiz topçunun lisansının ve futbol yaşantısının bir an evvel sonlandırılmasını canı gönülden istiyor, bekliyorum. ahlaklı ve terbiyeli sporcuların yetiştirilebilmesi için atılması gereken bir adımdır bu!
bahsedilmesi gereken bir diğer hususun altını da çizmek lazım:
şükrü saracoğlu stadının deplasman tribününe gitmeden yorum yapmak zordur. rakip takım taraftarı olarak girdiğiniz tribünde, tam da gözünüzün önünde maç boyunca sizi kışkırtmaya çalışan, bütün işleri gelen misafir takım seyircilerine küfretmek, hakaret etmek ve onları kızdırarak onlardan ağır küfürler ve hakaretler duymak olan, çok ilginçtir ki bundan inanılmaz bir keyif alan bir grup yaratık söz konusu. bu yaratıklar nasıl oluyor da kendilerine ve normal insanların kutsal bildiği değerlere küfredilmesinden zevk alıyorlar anlaması güç. aslında çok da güç değil, mazoşizm denen birşey var. ancak bu yaratıkların kışkırtmaları o denli fazla ve sinir bozucudur ki, sizden yaklaşık bir 20 metre ilerideki bu yaratıkları toplumdan nasıl temizleyebileceğinizi maç boyunca düşünür durursunuz. futbolda şiddet ve holiganlık varsa ve bu temizlenmeliyse öncelikle insanları insanlıktan çıkartan ve kışkırtmanın çok daha ötesinde farklı bir boyuta sürükleyen bu vatandaşlar rehabilite edilmelidir. rehabilite edilmesi gereken bu mazoşist grubun nasıl eylemlerde bulunduklarını da saracoğlunun misafir takım tribününe girmeyen kişiler bilemez anlayamaz.
ancak, ANCAK, normal bir insan ne kadar kışkırtılırsa
kışkırtılsın, ne kadar fitili ateşlenirse ateşlensin, ruhsal sağlığı yerinde olan bir insan resimde görünen eylemi gerçekleştirmemeli. hele hele bunu beşiktaş atkısıyla, beşiktaşlıların doldurduğu bir tribünde, ve beşiktaşın renklerine bürünmüşken gerçekleştirirse karşısında gerçek beşiktaşlıları bulmalıdır. bu yakışıksız, beşiktaş forması üzerindeyken yapmaması gereken eylemlerinden ötürü kendisini kınıyoruz.
her ne kadar 20 metre ilerisindeki insan sıfatlı yaratıklar rehabilite edilmeli, şayet düzelemiyorlarsa toplumdan dışlanmalıysa, bu şahıs da şiddetle kınanmalı ve yapmış olduğu bu çirkin ve ahlaksız hareketten ötürü en ağır cezayı alarak müsabakalardan men edilmelidir. yetkilileri göreve çağırıyoruz!
Gönderen asidiktesir zaman: 14:49 1 yorum
Etiketler: asidiktesir, futbol, kadıköy hatırası, sitem, spor ahlakı
