güle güle dayı, hoşgeldin kaptan

23 Mart 2011 Çarşamba

alın yazımızdan mıdır bilinmez kimleri sevdiysek, yüreğimizi söke söke gittiler. belki isteyerek belki istemeyerek ama gittiler işte. onların her gidişinde yerine yenilerini koyduk biz çocuksu bir heyecanla. bu sefer tamam dedik bu sefer turnayı gözünden vurduk dedik ama yine olmadı yine olmadı.

hayata 1-0 yenik başlamanın verdiği dezavantajla yüklendik hep karşı kaleye fakat dönem toplar hep defansımızın arkasına atılmıştı ve kalecimiz çaresizdi top ağlarla her kucaklaştığında.


schuster'in gidişi de her giden gibi oldu yine. gelişiyle hissettiğimiz o çocuksu mutluluk daha dün gibi...
dayı dedik.. bağrımızın en güzel köşesinde ağırladık.
gün geldi mutluluktan havalara uçurdu bizi, oynattığı futbol heyecanımıza heyecan kattı, gelceğe umutla bakmamızı sağladı.
gün geldi her şey tersine döndü, Türkiye ligi 60ların futbolu, Avrupa ligi geleceğin futbolu oldu.
o saatten sonra bir türlü bulamadık ortasını. bulutlar siyaha çalmaya başlamıştı artık. biz biliyorduk bu filmin sonunu. yine bize hüzün görünüyordu ve tamda tahmin ettiğimiz gibi oldu. ama bu sefer beklemediğimiz bir anda geldi "the end" yazısı ekranlara.
bizler yönetimden sabır beklerken, dayımız başına gelecekleri bildiğinden midir bilinmez, tamda kendine yakışan şekilde bizlerde derin izler bırakarak topladı bavullarını.

şimdilerde yeni bir film var ekranlarımızda.
filmin adı "gelecek geçmişe emanet".
başrollerde 100. yıl kadrosunun unutulmazlarından Tayfur Havutçu var.
yardımcı erkek oyuncu olarak yine 100. yıl kadrosundan Kaan Dobra yer alıyor.

aslında benzer filmleri bir kaç sene önce görmüştük. başrolünü rızanın yada ertuğrulun oynadığı. her filmimiz gibi onlarında sonu hüsranla bitmişti.
filmlerimizin sonun neden hüsranla bittiğini yıllardır edindiğimiz tecrübelerden sonra anladık artık.
başrol oyuncularını çok seviyorduk biz ve biz kimi çok sevsek giden hep onlar oluyordu.

sevmediğimiz ne varsa ta en tepemize kuruluyor ve o meşhur türk filmlerinde ki kötü adamlar gibi bize bakıp kahkahalar atıyorlardı.

artık anladık ki o adamlar oldukça bize sevmek haram, sevinçlerimizin kursağımızda kalması mubahmış.
bundandır ki artık emin adımlarla yürüyoruz sevdiğimizin yanında.

güle güle dayı
hoşgeldin kaptan

bir pazar sonrası

22 Mart 2011 Salı


                      
ilk önce herkesten özür dilemem gerektiğini hissediyorum.
Beşiktaş hakkında yazı yazacak gücü, konsantrasyonu ve motivasyonu 31 Ocak 2010 tarihinde yazmış olduğum buradaki yazıdan sonra kaybetmiştim, sonrasında bir kayseri deplasmanı ile hafiften kendime gelip belki de son demlerimi ise buradaki yazı ile tamamlıyordum. Aradan geçen bir yıllık sürede yazılacak, tartışılacak o kadar çok şey varken belki de alışık olmadığımız bir sezon başlangıcı olmasından sebep bir türlü kendimi veremedim. Ama her zaman aklımın bir kenarındaydı çünkü sensiz geçen günlerde az sataşmadık zamana. Umarım bundan sonra bolca sataşırız sensiz geçen günlere…

Yanlış yapanın yanına kâr kaldığı bir anlayış içinde olmadığımızdan, her zaman ki gibi yine umut takmıştık uçurtmalarımızın ucuna, uçarsa ne mutlu bize ne mutlu Beşiktaş' lıyım diyeneydi...
Çünkü; biz vazgeçemiyorduk ne düşlerden ne de umudun adı olan BEŞİKTAŞ' tan!

Umuttu işte...

Ama Kongre güruhu o gün uçurtma avcılığı yapıyordu, yanlışta ısrar ederek Teknik Direktörlere gösterilmesi gereken istikrarı kongrede göstermeyi seçtiler ve her zaman taşınacak olan vebal ile tarihi bir hataya ortak oldular.!

ozamanlardan asidiktesir’ in bir yorumu ile merhaba yazısını bitirelim…

"beni bu güzel havalar mahvetti,
böyle havada istifa ettim
evkaftaki memuriyetimden.
tütüne böyle havada alıştım,
böyle havada aşık oldum;
eve ekmekle tuz götürmeyi
böyle havalarda unuttum;
şiir yazma hastalığım
hep böyle havalarda nüksetti;
beni bu güzel havalar mahvetti."

bu da o misal...
bizi bu pazar günleri mahvetti..
bu pazar gülerinde vazgeçtik herşeyden...>


teşekkürler,
en kısa zamanda tekrar görüşmek üzere, klavye hepimizde...

Beşiktaş büyük taştır ve yerinde ağırdır

12 Mart 2011 Cumartesi

Açıklama sevgili olmayan ama Beşiktaşlılık duruşumuza göre sayın olan Kültür ve Turizm bakanı Ertuğrul Günay tarafından yapıldı. Peşi sıra farklı gazetelerde birbirinden alakasız köşe yazarları bu görüşü destekler doğrultuda yazılar yazdı. Durum şu ki Beşiktaş'ın semtinden stadını almak için kamuoyu yaratılmaya çalışılıyor. Yalnız bu insanların atladıkları bir şey var, o da artık futbolun da toplum kültürlerinin bir parçası olduğu gerçeğidir. Bugün Arjantin dendiğinde akla Eva Peron , Che Guavera gibi isimler gelirken bu isimlerden belki de daha önce Maradona gelir. Tıpkı Brezilya dendiğinde akıllara önce Pele'nin gelmesi gibi. İngiltere çoğumuzun kafasında futbolun icat edildiği yer olarak durur. Ya da İtayla dendiğinde gök mavisi renk gelir akla. Bayrağında mavi renk olmamasına rağmen a milli futbol takımının giydiği formanın rengi yani.

Wembley Stadı İngiliz Kültürü'nün bir parçasıdır, Maracana Brezilya'nın; Zidane Fransız kültürünün en öenmli figürlerinden biriyken, Beckenbauer Almanya'dır.

Göze hoş gelen futbolu Brezilya oynar. Ama Brezilya'nın sambası da göze hoş gelir, insanların yaşayışı da... Oranın davranışı budur, Kültürü eğlencedir, Futbollarına da yansımıştır. Alman disiplinlidir, Futbolları da öyle, Kültürlerinin yansımasıdır oynadıkları futbol da.

Stadlar , futbolcular, teknik direktörler, taraftarlar , oynanan futbollar bir toplumun kültürünün parçalarıdır. Çünkü kültür dediğin şey toplumları direk etkileyen, içine alan herşeydir. Ve toplumları kucaklamada siyasetten bile önde olan futbol, bu toplumun kültürünün bir parçasıdır. Bu ülkedeki insanlar milli takım maç kazandığında en az savaş kazanmış kadar sevinirler. Üstelik de futbol; sokakta,halısahada,amatör kümede,okulda kısacası heryerde oynanan bir oyun. Belki de Türkiye dünya üzerinde en çok futbol oynanan ülkelerden biri.

Şimdi de Türk futbolunun en önemli figürlerinden biri olan Beşiktaş'ın en karakteristik özelliklerinden bir tanesi, stadı, saçma sapan bir şehirleşmenin son kurbanı yapılmak isteniyor. Orada bulunan sayısız otelin konusu edilmezken, Dünya'nın 9 şiddetinde depreme dayanabildiğini görüp de Dolmabahçe'nin kaymasına engel olamıyoruz derken; bu stadın Beşiktaş'tan başka bir yere taşınması konuşuluyor. Çünkü kolay olan bu. Yüz milyonlarca borç altındaki kulüplere devlet kendi belirlediği yere devletin parasıyla stad yapacak. Galatasaray örneğinde olduğu gibi de reklamlarını yapacaklar, ve bunu mühendislik açısından bahanelere , kültür açısından bahanelere dayandırarak yapacaklar.

Atladığınız yer, futbolun ülke kültürünün bir parçası olduğu gerçeğidir. Beşiktaş da semt kültürüyle , tarihle bugünü birleştiren köprü göreviyle , halkın takımı sıfatıyla bu kültürün en önemli parçasıdır. İnönü Stadı ise bu ülkede Beşiktaş'tan bağımsız olarak futbolun mabedidir. Futbolu avam tabaka eğlencesi olarak gören zihniyetin bunları demesi de normaldir. Ama Beşiktaş büyük taştır ve yerinde ağırdır.

Gökhan Dingaz
UNİBJK forumlarından alıntıdır.
Her hakkı yazarında mahfuzdur.

Delidir Ne Yapsa..

16 Şubat 2011 Çarşamba


Yeridir demek de yanlıştır, yaptığı da yanlıştır demek de... 110 yıllık bir tarihin %10'unu oluşturan ''adam''ı bir gecede silen bir camianın içindeyiz. Ne Toraman Ne Deli, savunulacak yanı yoktur belki, son zamanlarda yaşananlar da ortadadır. Burda mesele taraf olmak değil bu olayın taraflara ne kazandırdığı ve ne kaybettirdiğidir.

Deli; belki sezon sonu jubile isteyecekti belki şu ana kadar yapılan jubilelerin en iyisini ona yapılacaktı, ki Sayın Başkan bugün basın toplantısında isterse sezon sonu yaparız demesi abesle iştigaldir.

Toraman; Yıllarını Beşiktaş'a vermiş, onun zamanında 150 değişik futbolcu forma giymiş, 4 ürün sponsoru 3 başkan eskitmiş insana karşı haklı veya haksız hedef olması dışardan bakan için kendisinin kötü görülmesine sebep olmuştur.

Beşiktaş Futbol Takımı; Sezonun önemli 2 maçı öncesi ki -A.Gücü maçının kaybı sonrasında ligdeki hedeften uzaklaşması- Fenerbahçe maçına istinaden sezonun en önemli maçı, Kiev maçından 4 gün önce yaşanan bu olay takımda 1 aydır forma giyen takımın önemli silahları olan 3 yabancı dahil olmak üzere takımın gözünde kaptanları maçın devre arasında birbirine girmesi ne kadar olumsuz etkileyebileceği ortadadır ki Kiev maçında yaşanacak bir kazada fatura Toraman'a Kdvsi Üzülmez'e kesilecektir.

Beşiktaş Camiası; herkes kendine göre haklı, herkesin bir tarafı var, herkes tarafının savunulacak bir yönü olduğunu söyler. Forumlar, sosyal medya ve Beşiktaş basını Üzülmezciler vs Toramancılar olarak kutuplaşmaya hızla gitmesinin bir üst evresi Kiev maçında -aman ha olmasın- -olacaktır- Toraman'ı bir grup tribüne çağırırken diğer grubun protesto etmesi ve Üzülmez'e bağırması o takımın öncelikle Toraman'ın psikolojisini direk etkiler.

Burdan sonrakiler bir İbrahim Üzülmez savunması değildir,
Gelelim en önemli başlığa, bunu buraya kadar getiren ve eline yüzüne gözüne her yerine bulaştıran bulaştırmakla kalmayıp basın toplantısı ile bunu sıvayan Beşiktaş Yönetimi,
Tarihten kopup gelen her ne kadar hatası olsa dahi formasını giydiği dönemde kaptan olarak sahaya çıktığı maçların hepsi hiçe sayılarak bir gecede tarihinin %10'una çizik çeken yönetimin ayıbı, Toraman'ın ayıbından da Üzülmez'in ayıbından kat kat fazladır.

Bunun çözümü bu olmalıydı geldiği günden beri Toraman ile yaşadığı iki sorun dışında yanlışı olmayan geldiği günden beri formanın hakkını veren vermeye çalışan sahada her şeyini ortaya koyan insana bu yapılmalıydı.
Açıklamalar sonrasında onu yapamazdık Beşiktaş kaptanıydı bunu yapamazdık Beşiktaş kaptanıydı o yüzden sözleşmeyi feshettik demek rezilliğin belgesidir. 2 gün öncesinde Özgener'e faşist demenin yanında bu yapılanların ne olduğunu sormak gerekir.
Ayıptır emeklere yazıktır görmezden gelin demiyoruz ama çözümü bu olmamalıydı.
İnsaf biraz be yahu. Ayıptır.

Görüldüğü üzere Beşiktaş yönetimi olağanüstü durumlarda kriz yönetmeyi beceremediğini ortaya koymuştur.
Bu olaydan sonra Beşiktaş yönetimi İbrahim Üzülmez'in sözleşmesini değil kendini feshetmiştir.

müdafa metnidir

11 Şubat 2011 Cuma

uzun bir zamandır blogda pek hareket yok. bununla ilgili de hem not düşme hem de savunma yapma ihtiyacı duydum.
bildiğiniz gibi, hayat meşakatli uzunca ve çok bilinmeyenli bir denklemdir. 2010 eylül ayından bu yana, içerisinde bulunduğum ve çözmeye çalıştığım denklemdeki bilinmeyen sayısında kayda değer bir artış oldu. yorucu ve yoğun iş temposundan ötürü zaman değişkeni limitlere dayandıkça eşitliği zorladı.
altta yatan ufak tefek özel nedenler olsa da uzun zamandır blogu takip edemiyor, yazamıyor oluşumun başka önemli bir sebebi yoktur. sadece vakit darlığı.

arasında dostluk, arkadaşlık dışında bir bağ bulunmayan çok sayıda kişinin rahatça ve özgürce düşüncelerini aktarabileceği bir blog kurduk uzun zaman önce. kimsenin fikirlerine çeki düzen verme gibi bir gaflette bulunmadık. kendimiz dışındaki insanların yazdıkları ve yayınladıkları yazıları onlardan izinsiz kurcalamadık. yazdığımız yazıları kullanan kişileri mahkemelerde süründürmekle tehdit etmedik, bu blogun umuma açık bir alan olduğunu idrak edebildik. kendimizce fikirlerimize ve görüşlerimize yönelik baskılar karşısında (bir defasında hakaret etmişiz haddimizi aşarak, bunu ayrı tutalım) geri adım atmadık (hatalı olduğumuz konularda dersler çıkardığımız oldu). beşiktaş kulübü yöneticilerinden ve çalışanlarından bizi tehdit etmek için de tebrik etmek için de arayıp soranlar oldu. benzer bloglardan, sitelerden ve veya taraftar gruplarından da tebrik ve tehdit aldığımız da oldu... çok defa ezberlenen şeyleri sorguladık, birkaç defa görünmeyeni gösterdik, kör göze parmak da soktuk, körelmiş gözlerimizle acizane yanlışlarda da bulunduk. temiz bir beşiktaş isteğimizden, derdimizin tasamızın sadece beşiktaş ve her yönüyle beşiktaş olduğunu haykırmaktan vazgeçmedik.
her ne kadar ilgilenemiyor, vakit ayıramıyor, göze görünemiyor olsak da blogumuz yerli yerinde, pankartımız stadımızdaki yerinde.
her ne kadar, diğer arkadaşlarımız nedenini anlayamadığımız bir şekilde, daha rahatça yazabileceklerini düşünerek muhtemelen, kendilerine ait bloglara yazmaya başlasalar ve artık burayla uğramasalar da bu blog bmtb ismiyle yayına devam edecektir.

Sporu yasa değil, adil ve seyredilmeye değer oyun korur!

10 Şubat 2011 Perşembe


1- Sahada adaleti koruyun, cesur hakemin herkese karşı yanında olun ama eyyamcı olanı kollamayı bırakın,
2- Oyunun güzelliklerini sergilemeye çalışanla, tekme atarak kazanmaya çalışanı ayırın,
3- Toplu ve uzun süreli küfüre ‘hiçbir’ statta prim tanımayın, oyunu durdurtun,
4- Stadyumları çilehane olmaktan çıkarın, giriş çıkış izdihamlarını, pahalı büfeleri, pislik içindeki tuvaletleri insanlara reva görmeyin,
5- Maç saatlerini yayıncı çıkarlarından çok, aileler ve çalışan insanları daha çok gözeterek uygulayın,
6- Bilet fiyatlarını bir babanın çocuğunu rahatlıkla maça götürüp futbolu sevdirebileceği seviyeye çekin,
7- Polisin keyfi uygulamalarını, taraftara karşı kinini bitirin, polisin saygınlığını ve güvenini yeniden kazandıracak adımlar atın,
8- Futbolu zorla herkesin belli koltuk numarasına oturtulduğu sinema sıkıcılığına sokmaya uğraşmayın, seyircinin katılımcı olduğu konser tadında bırakın,
9- Bedava bilet ve otobüs sağlayanları afişe edin ve cezalandırın,
10- Karaborsanın kaynağına inin, içinde cephanelik olan deplasman otobüsünü şehre yaklaştırmayın,
11- Rakip takım taraftarlarını dostane bir şekilde karşılamayı gelenek haline getirin (burası tribüncülere)
12- Tahrik edici yazılara, manşetlere, yönetici demeçlerine gerçekten caydırıcı cezalar uygulayın,
13- Oyunun adrenalin üzerine kurulu olduğunu unutarak insanları fişleme, uzaklaştırma, tribünleri seyirciye muhtaç hale getirme hatasına düşmeyin, sokakta yapınca karşılığı aynı olmayan cezayı sporda uygulayamayacağınızı unutmayın, jenerik görüntü diye verdiğiniz meşaleden memleketin dış borcunu ödemeye kalkışmayı bırakın,
14- Tribünleri susturmaya, tek seslileştirmeye uğraşmayın, demokratik tepkiyi provokasyon, binlerce insanın çağrısını gerçek X takımı taraftarı olmayan bir avuç kendini bilmez saymayın,
15- Spor endüstrileşti diye her şeyi satılığa çıkarmayın, uğruna bu kadar karşılıksız mesai harcanan, sosyal bir anlamı olan taraftarlığı metalaştırmayın, yenilginin dünyanın sonu ve kırıp dökme sebebi değil oyunun doğası olduğunu hatırlatın,
16- Spor yapma imkânlarını ucuzlatın ve küçük yaştan itibaren yaygınlaştırın, spor yapmayan toplumlar sporu da sporcuyu da yasalarla sevemez, kolaya kaçmayın,
17- Kurunun yanındaki yaşı yakmaya çalışmayın, bütün güzellikler emek ve çaba isteyen organizasyonlarla başarılabilirken taraftar gruplarına organize çete muamelesi yapmayın,
18- Bu ve benzeri, bilinen sorunları tespit etmeden çözüm üretmeye çalışmayın, yeni yasaya hiç kimsenin ihtiyacı yok, boşuna yaygara yapmayın!

Değişmeyen zihniyet...

4 Ocak 2011 Salı


Beşiktaş Basketbol Şubesi’nde her sene yaşananlar bu sezon da yaşanmaya devam ediyor. Bugün resmi siteden yapılan açıklama ile Burak Hoca’nın görevine son verildiği duyuruldu. Zaten beklenen bir gelişmeydi, artık hocanın sabrı tükenmeye başlarken, yöneticilerin gözünü kararttığı taraftar da belirlemişti suçluyu. İstenilen oldu, taraftar bir Allen Iverson’la şampiyon olunmasını Burak Hoca’nın engellediğini düşünürken, Şeref Yalçın da kendi beceriksizliği sonucu gelen başarısızlığa kılıfı uydurdu.

Geçen sene Haluk Yıldırım ve Kerem Özkan’ı, malum sebeplerden tesislere almayanlar, o takımda Engin Atsür, Brad Newley, Lonny Baxter ve Muratcan Güler’i neden takımda tutamadıklarını söyleyemediler, zaten taraftar da hiç sorgulamadı.

Bu sene hocanın istediği oyuncuları takıma kazandıramayanlar, bu sefer hocaya sormadan Allen Iverson’ı kazandırdılar. Basketbol bilgilerinin ne seviyede olduğunu kanıtlarcasına, şampiyonluklar ilan ettiler. Uleb Cup’ta, Türkiye Kupası’nda, Beko Basketbol Ligi’nde… Ancak şuçlamamak gerekir, çünkü onların basketboldan anladığı şey; ofislerinde oturdukları masadan, buruşturdukları kağıdı çöp kutusunun içine sokmak olunca yaşanılanlar da normal oluyor.

Burak Bıyıktay’ın coaching bilgileri her zaman tartışılabilirdi ve tartışmaya da açıktı. Ancak ne o istedi coach olmak, ne de Basketbol Şube Sorumluları yerine gelebilecek bir antrenöre uygun şartlar sunabildiler. Senelerden beri Murat Didin, Hakan Demir, Ergin Ataman gibi coachların halledemediği sorunlar ile baş etti Burak Bıyıktay. Sıradan kadrolar ile büyük başarı yakaladı, şimdi ise bir Iverson’a bir Beşiktaşlı’dan olundu. Sorun Iverson transferi değil, onun varlığını tamamlayacak oyuncular bulamayan ve basketbol şubesine üvey evlat muamelesi yapan yöneticiler...

Doğrudur, Burak Bıyıktay yetersizdi ama hangi takıma? Senelerden beri puzzle gibi oynanan, parasal sıkıntıların hiç bitmediği, Şeref Yalçın’ın ve Hasan Bozkurter’in söz sahibi olduğu bir takıma…

Elinizde tutamadığınız oyuncuların yanında, Haluk Yıldırım, Kerem Özkan, Mire Chatman ve son olarak Burak Bıyıktay’ı da bir kalemde harcadınız. Ancak sorun gidenlerde değil. Kişiler gitse de kafalarda ki zihniyet baki kalır.

Erhan Altıntaş

Hep Aynı Hikaye

27 Aralık 2010 Pazartesi


Her sene aynı şeyler. Utanmanız, sıkılmanızda yok. İki elinizde, bir şeyi doğrultamıyorsunuz. Mesele Allen Iverson getirmek değil, mesele " Iverson, parasal sıkıntılardan dolayı takımdan ayrıldı" diye yazdırmamak. Anlaşılan, çok uzak değil manşette o yazıyı görmemiz.

İnsanın ismini Şeref olması, illa öyle olacağı anlamına gelmiyor tabi. Ama suç sadece sendede değil. Ertunç'tan başlayıp senle beraber, daha kimlere saydırsak bilmiyorum.

Allah belanızı versin desem, sizden büyük bela yok

“Yönetim, Voleybol Takımı’nı küme düşürmemi istedi”

20 Aralık 2010 Pazartesi


“Yönetim, Voleybol Takımı’nı küme düşürmemi istedi”

Bu sözler Bülent Deriş'e ait. Erkek Voleybol Takımı'nın küme düşmesini, Serencebey 50. sayısında verdiği röportajda açıklamış. Branş, mali açıdan yarattığı " sorun " nedeniyle kapatılmak istenmiş, bu nedenle Bülent Deriş'e yatırım yapmaması emredilmiş.Olayı daha sonra daha detaylı ele alırız, ben almasam bile blogta elbet birimiz yazar. Ancak şu güne bakınca insanın aklına sorular geliyor.

Geçmiş ele alındığında Beşiktaş'ın, bu sene voleybol branşında adeta yokları oynamasınında bir sebebi var demek ki. Bu sezonda Beşiktaş Voleybol Takımları'nın da küme düşmesini isteyen kişiler var. Bu takımlar niye bu kadar kötü? Doğan Küçükemre ne iş yapar?

Türkiye, Scouting’in çok uzağında


Quaresma, Guti, Hagi, Alex, Anelka ve daha birçok yıldız futbolcunun yolu Türkiye’den geçti. Ancak hepsinin ortak özelliği ya kariyerlerinin son dönemlerindeydiler ya da performans olarak çıkış yapabilecek bir ortam arıyorlardı. Kariyerlerinin bitiş noktasında veya düşüş anlarında bile olsa izleyebildiğimiz bu yıldızlar için Türkiye’de her yıl milyon dolarlar dökülürken, Avrupa’da Arsenal, Porto, Ajax, Lyon gibi takımlar kurdukları scouting sistemi ile hem sportif başarının hazzını yaşıyorlar, hem de sattıkları oyunculardan elde edilen paralar ile kasalarını dolduruyorlar.

Avrupa’da profesyonel olarak yapılıyor
Scouting sistemi, Avrupa futboluna uzun yıllar önce yerleştirilmiş bir sistem. Kulüpler kurdukları scout ekibi ile dünyanın dört bir yanındaki futbolcuları izleyip, keşfedip, küçük yaşlarda takıma kazandırıyorlar. Altyapı’da birkaç sezon geçiren bu futbolcular, gerekli seviyeye ulaştıklarında futbol piyasasına kazandırılıyor. Çok geniş bir yelpazede değerlendirilip, yetiştirilen futbolcular ile ilk önce sportif başarı yakalanıyor ve daha sonra başka kulüplere transfer edilerek hem maddi, hem de sportif anlamda başarı sağlanıyor. Bu sayede kulüp Avrupa’da kendine yer edinirken, bu sisteme devam edebilmek için gerekli olan her şey, yine bu oyuncular üzerinden sağlanıyor. Bu sistem için bulunan ekip, futbolun profesyonellerinden seçilerek kuruluyor. Her yıl onlarca ülkede, yüzlerce maç, binlerce oyuncu izliyorlar ve bunları bulundukları kulübe aktarıyorlar. Aktardıkları verilerde futbolcunun fiziksel özelliklerinden, ailesi, ülkesi ve yaşadığı bölgeye kadar bir çok unsur dahil edilerek değerlendiriliyor. En uygun olarak görülen futbolcu, takıma dâhil ediliyor.

Uluslararası turnuvalar en uygun ortam
Avrupa futbolunda, oyuncu izleme için en uygun ortam olarak, genç yaşta oyuncuların oynadığı U17, U20 turnuvaları ve birçok kaliteli futbolcunun bir araya geldiği Şampiyonlar Ligi, Avrupa Ligi gibi turnuvalar seçiliyor. Genç takım seviyesindeki turnuvalarda küçük yaşlarda keşfedilen oyuncular, gelecekteki sağlanacak başarının mimarları olarak belirleniyor. A takım seviyesinde ki turnuvalarda ise sonradan parlamış veya parlayabilecek oyuncular belirlenerek, takibe alınıyor. Nitekim U17 Avrupa Şampiyonası’nın en değerli oyuncularına baktığınızda göreceğiniz oyuncular, bu turnuvaların takip etmenin ne denli yararlı olduğu gözler önüne seriyor. Son on yıl içerisinde düzenlenen U17 Avrupa turnuvalarında “En Değerli Oyuncu” ödülüne layık olan Wayne Rooney, Cesc Fabregas, Bojan Krkic ve Nuri Şahin’in toplam değerlerinin 138.000.000 Euro olduğu ve futbol kaliteleri dikkate alınırsa doğru strateji ile yapılacak bir scouting, kulübe sağlanacak başarı ile hem kulübün PR değerini yükseltip, hem de maddi ve başarısal olarak katkı sağlayacaktır. Keza ilk kez Diego Maradona’nın bile bu turnuvalarda parladığı, Lionel Messi, Sergio Agüero, Fernando Torres, Xavi, Iniesta, Fabregas, Ronaldinho gibi yıldızların çıktığı U20 ve U17 Dünya Şampiyonaları scouting çalışmaları için çok önemli turnuvalar durumunda.

Türkiye’de sistemli ve planlı değil…
Türkiye’de transfer daha tekdüze ve kolay yoldan halledilmeye çalışılır. Sezon başladığı andan itibaren takım değerlendirilerek, eksik yerleri tespit edilip, buraya en uygun olabilecek futbolcuyu aramak yerine, sezon bitince global havuzdaki futbolculardan biri seçilerek veya sadece kariyer ve isim unsurlarından dolayı milyonlar dökülerek takıma dahil edilir. Yani günümüzde transferler sistemsel ve uzun süreli olmasından daha çok acele, plansız ve günü kurtarmak için yapılıyor. Türkiye’de her kulübün “ Futbolcu İzleme Komitesi” adı altında bir departmanı mevcut. Bu komiteler Avrupa kulüpleri gibi profesyonel kişiler yerine, takımda eskiden oynamış futbolcular ve kulübün yönetiminde bulunan kişiler tarafından oluşuyor. Ancak bu alanda önder olan kulüplerin izleme komiteleri gibi maçlar izlemek yerine, daha çok kasetten oyuncu izleme alışkanlıkları mevcut olunca yapılan transferler de sağlıklı olmuyor. Bu yüzden, scouting Türkiye’de halen oturmamış, doğru işlemeyen bir yapı durumunda…


Dış etkenler engelliyor
Scouting sistemi, doğru yatırım ve sabır gerektiren, ancak karşılığında size çok büyük bir getirisi olan bir düzen. Yaptığınız oyuncu izlemeleri sonucu, genç yaşta oyuncuları keşfettiğinizde, gelecekte başarılara imza atacak takımın temellerini atarken, keşfedilmemiş veya beklenen patlamayı geç yapan oyuncuları bularak mevcut zamandaki takımınızın seviyesini yükseltip, başarı eşiğini yukarı çekebilirsiniz. Ancak bu yatırımı yaparken doğru bileşenlerin de bir araya gelmesi gereklidir. Nitekim bu şartların oluşması Türkiye’de çok zor durumda. Türk sporunda, anında başarı isteyen camia ve basın, buna karşı günü kurtarma çabası içinde yönetici ve teknik direktörlerden oluşan bir düzen hâkim. Manchester United, sezon başında Javier Hernandez’e, Dünya Kupası oynanmadan önce 7 Milyon Pound bedel ödeyerek imza attırırken, Türkiye’de yöneticiler Tabata’ya 8 Milyon Euro vermeyi daha garanti görüyorlar. Bu nedenlerden dolayı da scouting sistemi tam olarak kurulamıyor veya kurulsa bile uygulanmasında sorun yaşanıyor.

Erhan Altıntaş