analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türkiye, Scouting’in çok uzağında

20 Aralık 2010 Pazartesi


Quaresma, Guti, Hagi, Alex, Anelka ve daha birçok yıldız futbolcunun yolu Türkiye’den geçti. Ancak hepsinin ortak özelliği ya kariyerlerinin son dönemlerindeydiler ya da performans olarak çıkış yapabilecek bir ortam arıyorlardı. Kariyerlerinin bitiş noktasında veya düşüş anlarında bile olsa izleyebildiğimiz bu yıldızlar için Türkiye’de her yıl milyon dolarlar dökülürken, Avrupa’da Arsenal, Porto, Ajax, Lyon gibi takımlar kurdukları scouting sistemi ile hem sportif başarının hazzını yaşıyorlar, hem de sattıkları oyunculardan elde edilen paralar ile kasalarını dolduruyorlar.

Avrupa’da profesyonel olarak yapılıyor
Scouting sistemi, Avrupa futboluna uzun yıllar önce yerleştirilmiş bir sistem. Kulüpler kurdukları scout ekibi ile dünyanın dört bir yanındaki futbolcuları izleyip, keşfedip, küçük yaşlarda takıma kazandırıyorlar. Altyapı’da birkaç sezon geçiren bu futbolcular, gerekli seviyeye ulaştıklarında futbol piyasasına kazandırılıyor. Çok geniş bir yelpazede değerlendirilip, yetiştirilen futbolcular ile ilk önce sportif başarı yakalanıyor ve daha sonra başka kulüplere transfer edilerek hem maddi, hem de sportif anlamda başarı sağlanıyor. Bu sayede kulüp Avrupa’da kendine yer edinirken, bu sisteme devam edebilmek için gerekli olan her şey, yine bu oyuncular üzerinden sağlanıyor. Bu sistem için bulunan ekip, futbolun profesyonellerinden seçilerek kuruluyor. Her yıl onlarca ülkede, yüzlerce maç, binlerce oyuncu izliyorlar ve bunları bulundukları kulübe aktarıyorlar. Aktardıkları verilerde futbolcunun fiziksel özelliklerinden, ailesi, ülkesi ve yaşadığı bölgeye kadar bir çok unsur dahil edilerek değerlendiriliyor. En uygun olarak görülen futbolcu, takıma dâhil ediliyor.

Uluslararası turnuvalar en uygun ortam
Avrupa futbolunda, oyuncu izleme için en uygun ortam olarak, genç yaşta oyuncuların oynadığı U17, U20 turnuvaları ve birçok kaliteli futbolcunun bir araya geldiği Şampiyonlar Ligi, Avrupa Ligi gibi turnuvalar seçiliyor. Genç takım seviyesindeki turnuvalarda küçük yaşlarda keşfedilen oyuncular, gelecekteki sağlanacak başarının mimarları olarak belirleniyor. A takım seviyesinde ki turnuvalarda ise sonradan parlamış veya parlayabilecek oyuncular belirlenerek, takibe alınıyor. Nitekim U17 Avrupa Şampiyonası’nın en değerli oyuncularına baktığınızda göreceğiniz oyuncular, bu turnuvaların takip etmenin ne denli yararlı olduğu gözler önüne seriyor. Son on yıl içerisinde düzenlenen U17 Avrupa turnuvalarında “En Değerli Oyuncu” ödülüne layık olan Wayne Rooney, Cesc Fabregas, Bojan Krkic ve Nuri Şahin’in toplam değerlerinin 138.000.000 Euro olduğu ve futbol kaliteleri dikkate alınırsa doğru strateji ile yapılacak bir scouting, kulübe sağlanacak başarı ile hem kulübün PR değerini yükseltip, hem de maddi ve başarısal olarak katkı sağlayacaktır. Keza ilk kez Diego Maradona’nın bile bu turnuvalarda parladığı, Lionel Messi, Sergio Agüero, Fernando Torres, Xavi, Iniesta, Fabregas, Ronaldinho gibi yıldızların çıktığı U20 ve U17 Dünya Şampiyonaları scouting çalışmaları için çok önemli turnuvalar durumunda.

Türkiye’de sistemli ve planlı değil…
Türkiye’de transfer daha tekdüze ve kolay yoldan halledilmeye çalışılır. Sezon başladığı andan itibaren takım değerlendirilerek, eksik yerleri tespit edilip, buraya en uygun olabilecek futbolcuyu aramak yerine, sezon bitince global havuzdaki futbolculardan biri seçilerek veya sadece kariyer ve isim unsurlarından dolayı milyonlar dökülerek takıma dahil edilir. Yani günümüzde transferler sistemsel ve uzun süreli olmasından daha çok acele, plansız ve günü kurtarmak için yapılıyor. Türkiye’de her kulübün “ Futbolcu İzleme Komitesi” adı altında bir departmanı mevcut. Bu komiteler Avrupa kulüpleri gibi profesyonel kişiler yerine, takımda eskiden oynamış futbolcular ve kulübün yönetiminde bulunan kişiler tarafından oluşuyor. Ancak bu alanda önder olan kulüplerin izleme komiteleri gibi maçlar izlemek yerine, daha çok kasetten oyuncu izleme alışkanlıkları mevcut olunca yapılan transferler de sağlıklı olmuyor. Bu yüzden, scouting Türkiye’de halen oturmamış, doğru işlemeyen bir yapı durumunda…


Dış etkenler engelliyor
Scouting sistemi, doğru yatırım ve sabır gerektiren, ancak karşılığında size çok büyük bir getirisi olan bir düzen. Yaptığınız oyuncu izlemeleri sonucu, genç yaşta oyuncuları keşfettiğinizde, gelecekte başarılara imza atacak takımın temellerini atarken, keşfedilmemiş veya beklenen patlamayı geç yapan oyuncuları bularak mevcut zamandaki takımınızın seviyesini yükseltip, başarı eşiğini yukarı çekebilirsiniz. Ancak bu yatırımı yaparken doğru bileşenlerin de bir araya gelmesi gereklidir. Nitekim bu şartların oluşması Türkiye’de çok zor durumda. Türk sporunda, anında başarı isteyen camia ve basın, buna karşı günü kurtarma çabası içinde yönetici ve teknik direktörlerden oluşan bir düzen hâkim. Manchester United, sezon başında Javier Hernandez’e, Dünya Kupası oynanmadan önce 7 Milyon Pound bedel ödeyerek imza attırırken, Türkiye’de yöneticiler Tabata’ya 8 Milyon Euro vermeyi daha garanti görüyorlar. Bu nedenlerden dolayı da scouting sistemi tam olarak kurulamıyor veya kurulsa bile uygulanmasında sorun yaşanıyor.

Erhan Altıntaş

Fark Var!

14 Aralık 2010 Salı


Simao Sabrosa, Manu Fernandes, Hugo Almeida…

Devre arası mı, yoksa yeni sezon mu başlıyor? Anlamak güç ama insanın suratında aptal bir gülümseme, içinde ilginç bir heyecan, karnında bir ağrı yarattığı kesin. Bu transferler karşısında gideceklerde olacaktır ama bundan önce yapılan transferlerin yarattığı etkiye biraz göz atmak gerek. Oluşan genel kanı, bu seneki Beşiktaş’ın, geçen sene ki Galatasaray ile aynı durumda olduğu… Evet benzer yanlar var. Mesele La Liga’da tarihin en büyük iki kulübünü şampiyon yapmış antrenörleri takımın başına geldi. Yıldız transferler ile sezona giriş yapıldı, ilk haftalar çok iyi gidildi, ilerleyen haftalarda takım düşüşe geçti, şampiyonluktan uzaklaşıldı ve devre arasında bir daha yıldız oyuncular geldi. Evet, bir çok benzer hamleler var. Ancak bu iki olayı birbirinden ayıran önemli ayrıntılar mevcut. Örneğin; Giovanni dos Santos, Jo Alves ve Lucas Neill ile Simao, Almeida ve Fernandes’i karşılaştırdığınızda arada büyük farklar olduğunu görebilirsiniz. Dos Santos, İpswich Town’da çok parlak olmayan bir performans ile İngiltere Championship’te oynamış, daha sonra Tottenham’a geri dönmüş ve bir-iki maç dışında oynamadan Galatasaray’a gelmiştir. Jo Alves, Manchester City’de çok fazla şans bulamamış, devre arasında Galatasaray’a kiralanmıştır. En dengeli olan Lucas Neill olarak görülüyor. Premier League’de 15 maça çıktıktan sonra Galatasaray’a geldi ve şu ana kadar yapılan transferlerin en iyisi. Beşiktaş’ın transferlerinde bu duruma yakın Manu Fernandes bulunuyor. Banega, Mehmet Topal’ın o bölgede olması , çok fazla şans bulamaması, sakatlık sorunu olduğuna dair yapılan haberler gelen transferler arasında en çok soru işareti barındıran transfer durumunda. Simao Sabrosa ise tartışılması bile gereksiz, La Liga’da her maçta Atletico Madrid formasını sırtına geçirdi, 4 gol ve 3 asist yaparak bir kanat adamının normal performansını sergilemiş durumda. Avrupa’da her maçta yer almış, Portekiz Milli Takımı Aday Kadrosu’nda ismi Ronaldo ile ilk başta yazılan oyunculardan. Hugo Almeida’yı ise bu kadar değerli yapan ise zaten bu seneki performansı. Oynadığı sezonların tümüna baktığınızda ortalama bir performans göstermiş bir oyuncu olan Hugo, bu sezon ise tam anlamıyla patlama yapmış durumda, attığı gollerin 9’u Bundesliga’da olmak üzere Avrupa, lig ve kupa dahil 20 maçta, 11 gol attı. Bir sakatlığı, kulübüyle yaşadığı problemi olmayan oyuncu… Yani baktığınızda gelen 3 oyuncunun 2’si, başarılı performansları sürdüren, sakatlık, sorun, başka takımlara gönderilip sonra geri dönen oyuncular değil, daha garanti, daha sağlam, daha az riski olan oyuncular. Ancak Türkiye şartların ne olacağı belli olmayacağından, bir sıkıntı doğmadığı takdirde, kaliteleri ile katkı sağlayacakları kesindir.

Galatasaray ve Beşiktaş’ı ayıran en önemli nokta ise yaşanan Rijkaard sorununu Beşiktaş’ın bundan yaklaşık 6 yıl önce yaşamış olması, hem de aynı başkanla. Daha Rijkaard, Barcelona ile kupa kazanmaya yeni başlamışken Beşiktaş’ın başına getirilen Del Bosque, kurulan kadronun azizliği ile başarılı olamamış ve sezon bitmeden gönderilmişti. Kısmen hatalarından ders çıkaran Demirören’in gelen antrenörlere sabır gösterilmesi gerektiğini anlamış olması muhtemel. Bir başka nokta ise benzermiş gibi görünen aslında temelinde farklılıklar olan iki olaydan birincisi, Rijkaard olayının gözler önünde yaşanması ve Galatasaray’ın bugün ki hali… Rekabet birbirini tetiklediğinde başarıya dair hamleler yapılır. Örneğin; Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ın yıldız oyuncu almalarından sonra geri kalanlarında aynı hamlede bulunması gibi. Eğer bu noktaları örnek alan yönetim mevcutsa, Galatasaray’ın Rijkaard ile yaşadıklarında yaptığı yanlışları da göz önünde bulunduran bir yönetime sahip olma olasılığı var.

Her iki olayda benzer yönler çok olsa da, altlarda bulunan dinamikle farklılıklar mevcut. Beşiktaş’ın, son iki sezonda ki Galatasaray olmama olasılığı çok fazla iken, bu ayrıntılar göz önüne alınmaz ise olma olasılığı da bir o kadar fazla durumda.

Hatalardan ders alınmalı

1 Kasım 2010 Pazartesi


Aliağa’da, parkeye çıktıkları andan itibaren, tamamen aynı felsefeyle basketbol oynamaya çalışan iki takımın mücadelesi vardı. Aliağa, bu sezon ki tek yenilgisini geçen hafta Fenerbahçe Ülker’den almış olarak karşımıza çıktı. Run&gun basketbolu oynayan Aliağa, bu sisteme çok uygun oyuncularıyla beraber, eğer gününde olursa her takımı yenebilecek durumda, öyle ki maçta da her şey tamamen bu yönde gelişti. Randle ve Coleman ikilisiyle hücumda harikalar yaratarak adeta savunmamızı dağıttılar. Birde bu performanslara Hüseyin Beşok’un, maç boyunca tek şut kaçırarak ürettiği 18 sayılık katkısı eklenince mağlubiyette kaçınılmaz oldu.

Ancak her şeye rağmen Aliağa’nın bu performansına takım olarak bizimde ne kadar katkı yaptığımızı sorgulamak gerekir. Coach Bıyıktay’ın geldiği günden itibaren, savunmayı ikinci planda tuttuğunu hepimiz biliyoruz. Savunma ne kadar geri planda olursa olsun, eğer savunmada, rakip oyuncuya el bile göstermekte zorlanıyorsak burada ciddi başka problemler vardır. Keza iki haftadır alınan yenilgiler, hücum yönünün aksamasından daha çok savunma yönü zafiyetimizden kaynaklı sıkıntılar yüzünden alındı. Hatalardan ders çıkartmayan bir yapıda devam ediyoruz. Rakip takım, hücum setlerinde hangi silahını kullanırsa kullansın, kesinlikle o silahını parlatmasına yardımcı oluyoruz.

Aliağa Pektim antrenörü Halil Üner’ in yaptığı açıklamada “ Her top için savaştık ” cümlesi bizim kazanmak için ne yapamadığımızı anlatır nitelikteydi. Takım sahada ki zor zamanlarında, toparlanmakta güçlük çekiyor. Bu konuda Haluk Yıldırım gibi bir kaptanın kaybedilmesinin diyetini öder durumdayız. Şu an kadroda, bu görevi üstlenen Mustafa Abi gibi tecrübeli bir oyuncuda olsa, bir takıma liderlik edebilmek çok farklıdır.

Iverson transferinin yararı kadar, getireceği baskıda o kadar artacaktır. Alınan her mağlubiyette, oyuncular yardım edememekle, Burak Hoca ise takımı idare edemeyecek nitelikte olmakla suçlanacaklar. Hatta Burak Hoca için homurdanmalar çoktan başladı.Yapılması gereken eleştirmek yerine destek vermektir. Bu takımın ne zor şartlarda, ne kadar iyi oyunlar ortaya koyduklarına şahit olduk. Başarı çok uzakta değil, yeter ki gerekli destek gelsin ve hatalardan ders çıkartılabilsin.

Erhan Altıntaş-Serencebey.com

Alınması gereken alındı


Bazen sadece kazanmanız gerekir. Oynadığınız oyunun iyi, maç içindeki temponuzun yüksek olup olmadığına, taktik açıdan gerekenleri yapıp yapmadığınıza bakmadan kazanmak zorundasınızdır. Dün oynanan Sivasspor maçı, böyle bir ortamda oynanan bir maçtı. Ard arda gelen yenilgiler, oynanan kötü futbol, rakiplerle puan farkının açılması ve gelen eleştiriler… Bu kadar yaşanılan olayın üzerine kaybedilen özgüvenin kazınılması sahada alınacak üç puan ile geri kazanılabilirdi.

İlk 20 dakika itibariyle iki gol atarak öne geçilmesi maçın rahat bir ortamda devam edeceği düşüncesini yarattı, maçı izleyenlerde. Atılan ilk golle ve golün oluşumunda ki Guti’nin pası, Ekim ayının neden bu denli zor geçtiğinin anlaşılabilmesi açısından çok önemliydi. Necip’in ayağa kalkmadan yaptığı vuruş ve attığı gol ise Beşiktaş’ın düştüğü yerden kalktığının habercisiydi.

Bir hafta içinde, 3 gün arayla, biri 120 dakika ve ağır zeminde olmak üzere yapılan üç maç… Stres ve baskıyı üst seviyelerde hisseden, kısmen özgüvenini kaybetmiş, kazanmak zorunda olan bir takım… İki farklı skordan sonra takımın geri çekileceğini tahmin ediyorduk. Ancak 2. yarı itibariyle geri çekilmeden daha çok oynayamama durumu göze çarptı. Holosko ve Tabata’nın, artık alışkanlık yaratan formsuzlukları Guti çıktıktan sonra eziyete dönüştü. Son dakikada Cihan’ın şutu ağlara ulaşsa belki şu an havlu atmış Beşiktaş’ı konuşuyor olacaktık. Sivasspor maçı, bu yüzden çok önemliydi. Ne oyuncu performansı, ne şans, nede bir başka şey… Alınması gereken 3 puandı ve alındı. Belki futbol göz doldurmadı ama Beşiktaş yoluna devam ediyor…

Bahanesi yok

26 Ekim 2010 Salı


Son 5 resmi maç, 3 tanesi Spor Toto Süper Ligi’ n de olmak üzere 4 yenilgi. Sezonu erken açan Beşiktaş’ın elbet bir düşüş yaşadığı dönem olacaktı. Ancak Beşiktaş’ın işin tadını bu kadar kaçıracağını rakipleri bile hayal edemezlerdi. Daha önce alınan yenilgilere alışma dönemi dedik, sonra sakatlar var, takım eksik dedik. Dün sahada alınan yenilginin ise nedeni çok ama bahanesi yoktu.

Kayserispor’u kutlamak gerek. Maçın tamamında daha istekli, daha mücadele eden taraflardı. Oyun sistemlerine hep bağlı kaldılar. Bunda Beşiktaş’ın, rakibi ne kadar bozabildiği de sorgulanır ama her ne olursa olsun Kayserispor maçı hak eden taraftı.

Zalayeta, Troisi ve Cangele gibi üç önemli oyuncusunun yokluğunda, Beşiktaş’ın sakatlıklarını bahane etmesinin imkanı yok. Her iki takımın bütçesini, sakat oyuncularını düşündüğünüzde elde kalan oyuncuların hangisinin daha kaliteli olduğu söylerken Beşiktaş ismini telaffuz edersiniz. Ancak görüldü ki bunu sadece kağıt üzerinde yapabilirsiniz.

Nihat, sahada takımdan önce kendini düşünen bir hale girmiş. Yaşadığı bu düşüşten, anlık hamleler ile sıyrılma düşüncesinde. Ancak buna form durumu el vermezken, Bobo başta olmak üzere takımın tamamını etkiliyor.

Beşiktaş, daha önce oynadığı maçlarda gösterdiği arzulu, baskılı, son dakikaya kadar golü arayan halinden çok uzaktaydı. Schuster’in taktiğini eleştirenlerin bir seçim yapması gerekir. Ya sürekli uygulaması için Schuster’e baskı yaptıkları bu sistemde, pasif, gol pozisyonunu çok zor bulan, isteksiz Beşiktaş’ı izlerler yada diğer kaybedilen maçlarda olduğu gibi sürekli rakip kaleye yüklenen, sabırla pas yapan, arzulu Beşiktaş’ı izlerler. Ancak Beşiktaş, eksik oyuncuları olmadan yeni bir şeyler yapabilmeyi öğrenmeli. 34 maçlık bir seride her zaman aynı planı kullanamadığınız olacaktır, tıpkı bugün gibi…

Beşiktaş, puan durumu ve oynadığı oyun bakımından şampiyonluğun çok uzağında, rakipler ile puan farkı açıldı. Beşiktaş’ ın, bundan sonra puan kaybetme lüksü yok. Beşiktaş, her takımın puan kaybettiği bir ligde alacağı seri galibiyetler ile tekrar şampiyonluğa ortak olacaktır. Ancak bunun için gerekenden çok daha fazla çalışması gerek.

Suni baskı ve bireysel hatalar

22 Ekim 2010 Cuma


Esame listesine zar zor 15 kişinin yazıldığı, Hakan, Zapatocny, İbrahim Toraman’ın bireysel hataların dibine vurduğu, Nihat ve Tabata’ nın formsuzluklarının tavan yaptığı bir maçta Schuster’ in taktik anlayışını ve oyuncu seçimini tartışmak anlamsız kalır.

Porto maçını incelediğinizde dikkat edilmesi gereken çok daha başka şeyler var. Eğer rakibiniz 10 kişiyken size 2 gol atıyorsa ve siz karşılığında ancak 9 kişi kaldıktan sonra gol bulabiliyorsanız, takımın en iyi oyuncusu ile normal seviyede olan oyuncusuyla arasındaki fark bu kadar fazla olursa, Quaresma, Guti ve Aurelio’nun olmamasından daha başka sorunlar vardır. Rakip 10 kişiyken bireysel hatalar ve takım savunması nedeniyle 2 gol yedikten sonra, taraftar bütün sinirini Hakan Arıkan’dan alıyorsa, yeni “Fevzi Vakası” ile karşı karşıyasınız demektir.

10 kişi kalan bir takım, hocası soyunma odasında her ne uyarıda bulunursa bulunsun psikolojik olarak skoru korumak amacıyla geriye yaslanır. Sizin buna karşı üreteceğiniz yegâne çözüm; uzaktan şut ile golü hazırlamak veya “Yaratıcı Oyuncu” sıfatıyla sahada bulunan oyuncunuzun adam eksilterek diğer arkadaşlarına pozisyon hazırlamasını beklemek. Hal böyle iken o görevle sahada bulunan Tabata’nın yapabildikleri, pas yapamamak ve yaratıcılık olarak sağ tarafta Hilbert’ e pas atmak olunca, yapabildikleriniz Porto’nun izin verdiği suni baskıdan ileriye gidemiyor.

Bu maçtan sonra Schuster’in futbol bilgisi ve yapabildikleri sorgulanmaya başlanacaktır. Daha çok taze bir olay olan Rijkaard’ın başına gelenleri gördükten sonra sabredilmeli. Takımın oyuncuları arasında makasın bu kadar açık olduğu bir ortamda, iki yıldız oyuncu ve bir antrenör ile hiç bir şey bir anda değişmez. Maçlar kazanılır veya kaybedilir. Ancak kazanınca kendimizi Avrupa’da final oynayabileceğimize inandırmak ne kadar lüzumsuz ise, kaybedince Hakan’ın hakemin düdüğü ile soyunma odasına depar atmasını sağlamak, takımı medyanın kucağına bırakmak da o kadar saçmadır. Eğer hedefler büyük ise takıma zaman tanınmalı ve kadro derinliği sağlayan oyuncuların tekrar gözden geçirilmesi gerekir.

Erhan Altıntaş

"seyirci" kavramına dair can dündar anlatısı

14 Eylül 2010 Salı

milliyet gazetesinde yayınlanan, 14 eylül 2010 tarihli can dündar makalesi.
blogda siyasi görüşlerimizle ilgili yazmıyoruz katiyen. ve bu yazıda da siyasi görüşler değil, ülkemizdeki taraftar ve seyirci profiline dair önemli gözlemler bulunmakta. hem okumayanlara vesile, aracı olalım istedik; hem de arada bir aklımıza geldikçe bakabilelim istedik.

http://www.milliyet.com.tr/secmen-ile-seyirci/can-dundar/guncel/yazardetay/14.09.2010/1288668/default.htm

".............


Seçmen ile seyirci
14 Eylül 2010
Can Dündar

“12 dev adam”ın maçlarını ve referandumu peş peşe izleyince insan “yurdum insanı”nı daha iyi tanıyor.
Seyirci ile seçmenin bazı ortak özelliklerini de keşfediyor.
Pota önünde gözlediğim kimi tavırlardan yola çıkarak sandık başında da tezahür eden “milli karakter”imizi deşmek istiyorum:
* * *
Benim izlediğim maçlarda çevremdekilerin çoğu ilk kez bir basketbol maçına gelmişlerdi. Yani başarının kokusuna koşmuşlardı.
Bu da gösteriyor ki, aslında biz sporla değil, skorla ilgiliyiz.
Ne oynadığımız, nasıl oynadığımız önemsiz.
Yatakta “kaç posta” hesabı yapan erkekler gibi, içeriğe değil, sonuca bakıyoruz.
Türkiye dışındaki maçların boş tribüne oynanmasından da anlıyoruz ki, biz aslen basketbol sevmiyoruz; basketbolcularımızı seviyoruz.
Tıpkı çocuk sevmeyip kendi çocuğumuzu sevdiğimiz, sokak kedisini tekmeleyip evde köpek beslediğimiz gibi...
* * *
İkinci gözlem şu: Çabuk moralimiz bozuluyor.
Takımımız öndeyken bütün salon ayakta; alkış kıyamet...
Takım geriye düştüğünde, yani asıl destek gerektiğinde salon alkışı kesip endişeyle bekleyişe giriyor. Ve tribünler seçim kaybetmiş parti merkezi suskunluğuna bürünüyor.
Lafa gelince seyirci “13. dev adam...” Ama zor anda üzerine düşeni yapmayıp diğer 12’den mucize bekliyor.
Tıpkı seçimde sandığa gitmeyip kaybedince lidere kabahat bulan partililer gibi...
* * *
Üçüncü gözlem şu:
Hısımlıkla, hasımlık ince bir çizginin iki yanında; taraftar hızla birinden diğerine geçiveriyor. Bir şutuna hayran olduğu oyuncu ikincide ıskalarsa “yuh”u yiyor.
“Huh-hah”tan hızla “vah-vah”a geçiveriyoruz.
Sırbistan son yarım saniyede galibiyeti getirecek basketi atamadı diye bizim takımı omuzladık; atsalardı zavallıları yerden yere vuracaktık.
Sezen Aksu’nun heykelini diken İzmirlilerin, bir tercihini beğenmeyince tabelasını söküvermesi gibi...
Sevginin bu kadar pamuk ipliğine bağlı olması, aslında sevgisizlik göstergesi mi?
* * *
Bir başka gözlem: Çifte standartlıyız.
En kritik yerde bizim oyuncu faul yaparsa “Afferim” diye pohpohluyoruz. Rakip aynı hareketi bize yapınca “Yuh ayı” diye ayaklanıyoruz.
“Faul” bize hizmet ettiği sürece makul, hoş görülebilir, hatta yararlı bir şey çünkü; tıpkı siyasetteki hakaret gibi:
Bizim lider küfrederse iyi; bizimkine küfredilirse ayıp...
* * *
Hayatta olduğu gibi sahada da hiçbir şey yapmadan kenarda duran, kazançlı her zaman...
Ona pek kimse ses etmiyor.
Ama risk alan, öne çıkan yanıyor.
Gözünü karartıp üçlük atmayı deneyen oyuncu başarırsa kahraman; kazara atamazsa “Ulan oradan da atılır mı” fırçasını yiyor anında...
Siyasette de böyle bu:
Kılıçdaroğlu’nun radikal çıkışları sorgulanıyor şimdi; “Hayır”lar 3-5 puan fazla çıksa, alkışlanacaktı oysa...
* * *
Ve son gözlem:
Yenilirse takım yeniliyor ya da oyuncular, parti, lider...
Biz, yani seyirciler, seçmenler hiç yenilmiyoruz. Adı üstünde “seyirci”yiz ya, kendimizde kusur bulmuyoruz. Anında partiyi, takımı, lideri yalnız bırakıveriyoruz.
Ama galibiyet varsa zafer sofrasına ilk biz oturuyoruz.
Yenilen onlar; kazanansa biziz her zaman...
Hesap vermeye gelince kaybedenler yalnız; bizse her kutlamada varız.
Vefasızız........."

T.Telekom Serisi

6 Mayıs 2010 Perşembe

Herkesin basketbol açısından keyifle izleyeceği bir seri olarak düşünülüyordu Beşiktaş- Türk Telekom serisi. Bir yanda ligin en karakterli ve güzel oyununu sergileyen Beşiktaş ve diğer yanda ofansif olarak ön plana çıkan Türk Telekom vardı. İki tarafında savunma sevmeyen oyun tarzları yüksek skorlu maçların yaşanacağı anlamına geliyordu ki zaten bunun kanıtı normal sezonda oynanan iki maçtı. Seride avantajlı taraf olarak görünen takım Beşiktaş'tı. Çünkü seriye 1–0 önde başlamanın avantajının yanı sıra, Telekom'a nazaran daha karakterli ve ofansif anlamda çeşitlilik yaratacak oyuna sahip olmaları Beşiktaş'ı bir adım öteye taşıyordu.


Ateş topu Wilson ve dağınık Beşiktaş

Serinin ilk maçı saha avantajını elinde bulunduran Beşiktaş'ın ev sahipliğinde gerçekleşiyordu. Normal sezonun rövanş maçında oynanan maçta yaşananlarında etkisiyle Akatlar'da dolu tribünlerin önünde gerçekleşen maç, basketbol adına her şeyiyle ekstra durumdaydı. Tutku, Lang ve Ümit Sonkol'un eksiliği ile İstanbul'a gelen Telekom ekibi için bütün sezonun anlamını taşıyan maçlardan biriydi. Akatlar’da alacakları bir galibiyet ile Ankara'da bu seriyi bitirmeyi amaçlıyorlardı. Hava atışından itibaren de bu inancı gösterdiler ve Beşiktaş'a oranla daha toplu bir oyun sergilediler. Maçın başından itibaren savunma anlamında hiç bir şey gösteremeyen Beşiktaş'a cezayı fazlasıyla kesen Wilson oldu. 12/19 şut isabetiyle oynayan Wilson, Beşiktaş ne zaman geri dönmeye çalışsa darbeyi vurdu. Likholitov'un erken faul problemine girmesiyle rahatlayan Dudley, Wilson'a destek çıkan isimlerdendi. 7/11 şut yüzdesi ile 23 sayı bıraktı rakip potaya.

Beşiktaş için aksayan tek yön savunma değildi serinin ilk maçında. Engin Atsür, Chatman'ın ceza almasından sonra takıma hücumlarda önderlik edip bunda da başarılı olmuştu. Sakat Perry'nin iyileşmesi ile dinlenme olanağı bulup performansını bir adım daha ileriye taşıyacağı genel kanıydı. Ancak belki de beklenenin aksi performansı gösteren oyuncu olarak seride en çok göze çarpan oyuncu Engin olabilir. Bu serinin ilk maçına da yansıdı ve hücumlarda dağınık ve yüzdesiz oynayan Beşiktaş bunun sıkıntısını fazlasıyla hissetti. Newley - Davis eşleşmesini çok iyi kullanan Bıyıktay, Newley ile Telekom'a karşılık vermeyi denedi bunda da kısmen başarılı oldu. 22 Sayı ile Beşiktaş'ın en skoreri olan Newley, Davis'i de hücumda nefes aldırmayarak serinin en kritik eşleşmesinin de galibi oldu.

Maçı sürekli geride götüren ve rakibini yakalamaya çalışan Beşiktaş, 4.çeyrekte bunu başardı. Maçın son yedi dakikasına girilirken skoru 81–82 'ye taşıdı. Ancak geri dönüş çabalarından yorulan Beşiktaş, Telekom koçu Merih Çakıroğlu'nun Goran hamlesiyle yenik düştü. Mallet ve Goran ile toparlanan Telekom 10-0' lık bir seri ile skor avantajını yeniden sağladı. Maçıda 100-90 kazanmayı bildi.

Herşeyi ile ekstra bir maç yaşandı serinin ilk maçında. Wilson'un yanan eli Beşiktaş'ı da bu maçta yakan faktör oldu. Cevher ve Engin'den sezon boyunca en az verim aldığı maçla hücumda tıkanan Beşiktaş, savunmada ise en dağınık halini sergiledi ve kendi evinde 100 sayı yedi. Newley'nin Davis'i savunması ve hücumda üstünlük sağlaması Newley'i Beşiktaş'ın en önemli silahı haline getirdi. Beşiktaş için artık tek hedef Ankara'da bir galibiyet elde etmekti.

Ve avantaj tekrar Beşiktaş'ta...

1-0 önde başladığı serinin ilk maçını kendi sahasında 100 sayı yiyerek kaybeden Beşiktaş için kesinlikle kazanılması gereken bir maçtı. Bu sefer işler birinci maçtan farklı bir hal alıyordu. Bir önceki maçın suskun ismi Cevher ile maça etkili başlayan Beşiktaş, maçın önemli bir bölümünde önde olan taraftı. Cevher'in de etkili oyunuyla devreyi önde kapatan Beşiktaş, zor anlarda sorumluluk alan Newley'nin performansı ile beraber maçı da kazanmayı bildi ve avantajını tekrar kazandı.

Ankara'da oynanan ilk maçta her iki takım içinde farklı senaryolar vardı. İlk maçın yanan adamı Wilson performansından çok uzaktı ve bütün maç sadece 2 sayı üretebildi. Bu durum Telekom'un maç içinde çaresizce hücum etmesine etken oldu. Bu sefer zor anlarda ortaya çıkan oyuncu Telekom adına Ricky Davis'di. İlk maçta ki Newley'nin savunmasından biraz kurtulmuş gibi gözüktü ve kritik anlarda isabetli şutlar ile takımı ayakta tutmaya çalıştı. Ancak yardım gelmeyince Davis'e, Telekom adına işler daha da zorlaştı. Savunma açısındansa her şey bilindiği gibiydi Ankara ekibi için. Newley bulduğu madeni işlemeye devam etti ve 25 sayı ile takıma önemli bir katkıda bulundu.

İlk maçta gerçek performansından çok uzak olan Cevher, Telekom'a büyük sıkıntı yarattı. 22 sayı ile istenilen katkıyı verdi Beşiktaş adına. Bu sefer Beşiktaş, karakterini sahaya yansıttı. Maçtan asla kopmadılar. Üçüncü periyotta anlamsızca çalınan teknik faul sonrası beş faulle dışarıda kalan Cevher'in eksikliği ve 72-69 geriye düşmesine rağmen maçta geri adım atmadılar. Beşiktaş için bu maçta konuşulacak en önemli konu ise bu bölgede Perry'nin gelmesiyle rahatlaması düşünen takımın 2 maçta en büyük sıkıntısını guardlardan çekmesiydi. Süre bakımından dinlenebilecek olan Engin'nin performansının artması beklenirken aksine düşmesi ve Perry'nin takıma uyum sağlayamaması Beşiktaş için zaman zaman hücumda tıkanma anlamına geliyordu. Ancak iki guardın 8/1 isabet, 5 ribaunt, 2 top kaybı ile oynamalarına rağmen maçı kazanmayı bilen bir Beşiktaş vardı sahada.

Beşiktaş maç sonunda istediği alan taraftı. Aldığı galibiyet Beşiktaş için seride 2-1 öne geçmek ve bir sonraki maç kaybedilse bile işi Akatlar'a taşıyıp, orada işi bitirebilmek demekti. Bir sonraki maçta kesin kazanmak zorunda olan Telekom'un daha sıkıntılı olacağı kesindi.

Ver Elini Yarı Final...

İlk maçta Wilson'un ortalığı kırıp geçirmesiyle toz bulutunun içinden çıkan Telekom galibiyeti, seriye yeni senaryolar eklemişti. Ancak coach Bıyıktay ve takımı aldıkları bir galibiyetle bu maçta seriyi Akatlar'a getirmeden bitirme şansını elde etmişlerdi.

Maç ilk maçın benzeri şekilde başladı. Şuta dayalı oynayan Telekom için işler istenildiği gibiydi. Kullanılan şutlarda isabet bulununca ilk periyotu 30-16 önde kapatıyordu Telekom.İkinci çeyrekte ise şutları girmeyince ilk beş dakikalık zaman diliminde toplam 4 sayı üretebildi Ankara ekibi.Beşiktaş ise bu dakikalarda cevap vermesi gerektiğini biliyor ama hücumda etkili olamayınca Telekom potasına sadece 6 sayı bırakabiliyordu. İlk yarı her iki takımda surları döven Osmanlı ordusu gibiydi. Toplamda 70'in üzerinde şut kullandı iki takım. İkinic periyotun sonlarına doğru daha çok isabet bulan Beşiktaş, farkı tek hanelere indirerek girdi soyunma odasına.

İkinci yarı topu daha içeriye girerek kullanma isteğindeydi Beşiktaş.Keza ikinci yarının başında bulduğu iki üçlükten sonra içeri doğru yapılan koşularla sayılar üretmeye başladılar. Savunma zaafını fazlasıyla bünyesinde bulunan Telekom'a karşı etkili bir silah haline geldi bu hücumlar.Newley bu periyotta ürettiği 12 sayı ile maça ağırlığını koydu ve takımınıda son periyota 62-63 girmesini sağladı.

Son çeyrekte de iyi savunmasını devam ettirdi Beşiktaş ve giderek farkı açtı.Bunda serinin bir anlamada bütün kaderini çizen adamlardan biri olan Wilson'un her bulduğu topu bomba sanar gibi potaya göndermeside etkili oldu. aldığı her topu olumlu kullanan Beşiktaş 73-81'lik skorlada adını yarı finale yazdırdı.

Şimdi Sıra Yönetimde

Bu takım rakiplerinden fazla kendi sorunlarıyla mücadele etti sene boyu. Parasal sıkıntılardan, oyuncu disiplinine kadar akla gelebilecek her sorunla karşılaştı. Beşiktaş hücumlarının temelini ve verimliliğini sağlayan iki oyuncu olan Chatman ve Baxter'dan uzak kaldılar. Artık tam destek zamanıdır. Efes Pilsen serisi öncesi ne kadar birikmiş paralar varsa içerde ödenmeleri oyunculara mental açıdan destek sağlanmalı.Hepsi bir yana teşekkür edilmelidir.Aynı kulübün aylardan beri paralarını ödemediği bir ortamda yıldız futbolcuya milyonlar saçtığını bilmek mücadele etmekten insanı nasıl alıkoyar varsın siz düşünün.

Taraftar olarak ise; Akatlar'da ki maçta tribüler tıklım tıklım olmalı ve Fener'e küfretmeden, Nouma'yı selamlamadan sahaya tam etki yaratarak Efes Pilsen'e bu sezonun en zorlu deplasmanı yaşatılmalıdır.

Play-Off Maçları Öncesi Beşiktaş

23 Mart 2010 Salı


Beko Basketbol Ligi'nin başladığı ilk haftaları hatırlarken,Playoff maçlarının eşiğine bile gelmiş bulunuyoruz.Geçmiş sezon yaşanan büyük maddi sıkıntılara rağmen kadro yapısının büyük çoğunluğunu koruyarak üzerine takviyelerle girilen sezon Beşiktaş için inişli- çıkışlı grafiklerle ilerledi bizim için.

Kadro yapısına uygun oyun planı

Bir önceki yaşanan kaos ortamı ve Hakan Demir'in istifasıyla gelinen noktada dümene geçen Coach Bıyıktay, yaşanan zaafları gideremeyince göreve geldiği süreden itibaren buna alternatif bir oyun planı çizdi. Chatman önderliğinde kendi karakterini yaratan takım potasında çok sayı gören ancak savunma yerine daha çok hücum yaparak rakiplerini yenmeyi amaçladı. Chatman gibi bir guarda sahip olduğunuzda bu tarz bir oyunu daha rahat sahaya yansıtabiliceğiniz aşikar.Sezon başında yaratılan bu karaktere uygun pivot Baxter, savunma direncini arttırabilecek şutör Newley ve bosman oyuncusu Kevin Fletcher eklendi.Artı olarak Chatman'ın yanına Engin Atsür gibi bir yetenek ile kadro derinliği yaratıldı. Sezon başından itibaren ligin belkide en keyifli oyununu sahaya yansıtan Beşiktaş, kendi kimliğini bütün maçlarda rakiplerine kabul ettirdi. Hiç bir zaman yenilgiyi kabul etmeyen, hırslı ve basketbol oynamaktan zevk alan bir kadro ile bu zamana kadar Beşiktaş yenilgi gördüğü hiçbir maçta rakiplerine ezilmedi.

Beşiktaş'ta bir klasik

Son dönemlerde 3 büyükler içinde basketbola sponsorlar hariç kasasından ciddi para harcayarak yatırım yapan kulüp Beşiktaş'tır. Ancak bu yapılan yatırımların meyvesinin toplanmasına en büyük engel sezon öncesi verilen maddi sözlerin tutulamaması oldu.İki sene önce bütün maçlarını kazanarak Avrupa'da Final Four gören takımın büyük düşüşü hala hafızalarda yer ediyor. O sene normal sezonu lider tamamlayan Beşiktaş maddi sıkıntılar yüzünden Playoff maçlarının yarısında ligi bitirmişti. Bu seneye çok iyi başlayan Beşiktaş'ın en büyük engeli klasik şekilde artık herkesin alıştığı maddi problemler oldu. Bu zamana kadar 3 kez antremana çıkmayarak tepkilerini gösteren takım en son olarak bir hafta boyunca antremana çıkmadan Bornova maçında sahada yer aldılar. Ancak Bornova maçını buna rağmen kazanan takımda moraller yerinde değil ve ard arda düşme korkusu yaşayan takımlardan olan Oyak ve Kepez'e yenildiler. Bu mağlubiyetlerle dördüncü sıraya gerilen Beşiktaş'ı zorlu bir PlayOff serisi bekliyor olacak.

Tek sorun maddi sıkıntı değil

Beşiktaş'ın grafiğinin düşmesinde en büyük etken belki maddi sorundur ancak buna birde sakatlıklar ve Chatman'ın yasaklı madde kullanımı eklenince işler içinden çıkılmaz bir duruma dönüştü. Ligin başında oynanan Efes maçında sağ eli kırılan Engin Atsür'le başlayan şanssızlıklar Newley,Fletcher ve Chatman'ın sakatlanması ve daha sonra yasaklı madde kullanımından dolayı aldığı cezalarla devam etti. Chatman'ın yerine transfer edilen Marque Perry'nin en az 3 hafta daha sahalardan uzak kalmasına son olarak tekrar Engin'in sakatlanması eklenince guard pozisyonun Arın'a kalması sorunun ne denli büyük olduğunun resmidir. Bunun en büyük örneği son oynanan Kepez maçında ilk yarı topu orta sahadan ileriye taşıyamamak olarak yaşandı. Pivot bölgesinde aynı sorun devam ediyor. Fletcher'ın sakatlığı ve Baxter'ın aldığı 3 maçlık ceza son dönemde guard pozisyonunda yaşanan sıkıntının aynısı yaşattı pota altında.Ancak benchten gelen Kerem Özkan'ın gösterdiği performans bu sancıları az da olsa azalattı. Guard pozisyonunda yaşanan sıkıntıya çözüm olarak yeni bir oyuncunun takıma katılıcağını biliyoruz. Ancak bu dönemde alınacak bir oyuncu ya 2-3 ay oynamamış olacak ki bu durum yaklaşan PlayOff maçları öncesi verim alınabileceğini şüpheli kılıyor.Ya da mevcut lig takımlarından o açığı kapamak için bir oyuncu almanız gerekecek. Bunun içinse Türk Telekom'dan gönderileceği bir anlamda kesinleşen Demond Mallet'in takıma katılması en mantıklısı olacaktır. Hem ligi bilmesi hemde ortalamanın üstünde ve form tutmuş bir oyuncu olarak kısa vadeli bir çözüm olabilir.

Herşeye rağmen umut var

Yaşanan sıkıntılara rağmen Beko Basketbol Ligi için ufakta olsa bir umut var. Herşeyden önce takımın bir karakteri var ve kim bu takıma girse bu karaktere çok çabuk uyum sağlayabiliyor. Başarı herkesin gözünde ilk olarak şampiyonluk olarak görülebilir ancak bu zamanda yaşanılacak bir final bu takım için şampiyonluk kadar değerlidir. Yaşanılan sorunlar halledilemeyek kadar büyük değil. Başkanın ve sorumlu yöneticilerin taşın altına elini sokarak aşıcakları maddi problemler moralleri üst seviyeye taşıyacaktır. Sakatların takıma dönmesiyle puan sıralamasında geri alınacak üçüncülük bizi PlayOff''larda Bornova, Antalya ve Erdemir'den birinin rakibi yapıcaktır. Hele ki bu hafta kazanılacak bir Erdemir maçını düşünürsek olası bir Bornova ve Erdemir eşleşmesinde 1-0 önde başlayarak ilk elemeyi çok kolay atlatıp daha diri bir şekilde gelecek rakibimizle karşılabilir ki bu durum final oyanamak için anahtar olabilir.